Türkiye’de Yeni Rejimin Kadınlar İçin Sembolü: Femicid

Türkiye’de muhafazakar iktidarın ve dayattığı rejim değişikliğinin etkileri çok yönlü ve daha fazla izlenmesi gerekiyor. Ama kadınlara neler yaptığını bugünden görmek, söylemek mümkün. Kadınlar “yeni” diye sunulan ama kadına bakışında oldukça eski bu “başkanlık sisteminin” nasıl bir gelecek sunduğunun yıllardır provasını yaşıyoruz.

Kadınlar, AKP’nin kadın karnesini ayrıntılı olarak da ortaya koydu, buna karşı kendi talep ve önerilerini de dile getirdiler. Bu karnede çok yönlü idi ve aslında her dönem aynı da değildi. İktidarın ilk dönemlerinde başta kendi siyasal meselesi olan başörtülü kadınların hakları olmak üzere şiddete karşı da bazı adımlar atmış olduğunu görüyoruz. 2005 TCK yenilendiğinde hukukun “töre”, bizim “namus bahanesi ile işlenen cinayetler” olarak tanımladığımız suçlarda ceza ağırlaştırılması, ardından 2011 yılında şiddetle mücadelede evrensel belge İstanbul Sözleşmesi’ni imzalaması ve koruma kanununu buna uygun biçimde yenilenmiş olması akla gelen önemli örnekler. Nitekim Türkiye’de kadın cinayetlerinin azaldığı tek dönem bu adımların atıldığı dönem olmuş.

Peki sonra ne oldu?

AKP’nin bu kendi çıkardığı yasaları bile geri almaya çalıştığı ve sadece kadınlar için değil tüm toplumsal sorunlar için “açılım” dan vazgeçtiği döneme girdik. Burada belirtmek gerekir ki, kadınlar lehine sayılabilecek tüm düzenlemelerde kadın hareketinin, diğer tüm demokratik adımlarda da demokrasi güçlerinin rolü vardı. Ve aslında AKP bundan da nefret ediyordu…İşte “Yeni” sistem diye zorlanan yasama ve yürütmenin ve parlamentonun ortadan kalkıp, bütün yetkilerin tek bir adamda toplandığı bu sistem aynı zamanda bambaşka bir siyasal rejim anlamına geliyor. Ancak rejim değişikliğinin, otoriter rejimlerde hep olduğu gibi modern yurttaş haklarının tümünü askıya alması, yine hep olduğu gibi en çok kadınları etkiliyor, kadınların sırf kadın oldukları için ağır bir bedel ödemelerini getiriyor. Özellikle OHAL süreciyle birlikte bu gidişatın bize ne yaptığını ve neler yapabileceğini tecrübe ediyoruz.

Devletin ve rejimin giderek daha fazla erkeklerden yana taraf olması, AKP’nin iktidarı kadınların eşit olduğunu inkar eden muhafazakar aile merkezli politikaları,  modern hukuk ve laiklikten giderek uzaklaşan rejim, Diyanet İşleri Başkanlığı, Aile Bakanlığı gibi devlet kurumlar, dini vakıflar, fetvalar kadın haklarını tabiri caiz ise “perişan” ediyor. Annelik ve evlilik teşvikleri, kadın işsizliğinde artış, kürtaj ve üreme hakları ile ilgili politikalar, eğitim sistemi değişiklikleri bir bütün olarak başka bir toplumu hedefliyor. Kadınlar, çocuklar,  LGBTİ+lara karşı şiddet, ayrımcılık ve nefret suçlarının arttığı ama bunların suçtan sayılmadığı; kadınların sayılmadığı bir toplum. Öte yandan asıl tehlike bütün bunları sanki kadınlar gözetiliyormuş gibi ve iktidara oy veren milyonlarca kadının rızasıyla yapılıyor gibi sunulması.

Oysa hangi partiye oy verirse versin hiçbir kadın, kadın cinayetlerine onay veremez. Ve bu rejim kadınların başına getirdiklerinin hepsini sanki kadınların yararına imiş gibi manipüle edebilse de, bir kadının öldürülmesinin; can meselesinin örtülmesinin imkanı yoktur. Ölüm, hayatın en önemli gerçeklerinden biridir çünkü.

Bu yüzden bu yeni rejim Türkiye’li kadınların üreme haklarından çalışma hakkına, siyasete katılımdan eğitime tüm haklarına zarar verse de, onu sembolize eden en önemli gerçeklik kadın cinayetleri; diğer bir kavramsallaştırma ile “femisid” dir.

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, bu kavramsallaştırma ile raporlarını hazırlıyor, doğru yapıyor.

Femicid: Embriyodan cenine, bebekten çocuğa, erişkinden yaşlıya kadar tüm kadın cinsiyetteki bireylerin sadece cinsiyetlerinden dolayı ya da toplumsal cinsiyet kimliği algısına aykırı eylemleri bahane edilerek, bir erkek tarafından ya da erkeğin motivasyonu ile öldürülmesi veya intihara zorlanması kapsamında kullanılıyor ve bir nefret suçu kabul ediliyor.

Dünyada 1970’lerden bu yana kullanılmaya başlanan kavram aslında geçmişteki “cadı avlarının”, birçok toplumda görülen infantisidlerin(kız bebeklerin öldürülmesi) ve halen süren kadın cinayetlerinin ne anlama geldiğini ve birbirleriyle nasıl ilişkili olduklarını tanımlıyor.

Kız doğduğu için diri diri toprağa gömülen çocuğa ya da bir metropol caddesinde trans bir kadına ya da boşanmaya çalışırken vurulan kadına yapılan hep aynıdır: burada saldırı kadın kimliğinedir.

İşte şimdi Türkiye’de “makbul” olsun ya da olmasın kadına karşı bu öldüresiye nefret yükseliyor. Kadın cinayetlerinde hem oran artıyor hem de giderek işleniş biçimleri değişiyor, daha vahşi bir karakter kazanıyor.

Bu durum bize birincisi;  “yeni” diye sunulan bu rejimin ne kadar eski olduğunu gösteriyor. İkincisi bu kadar gizlenemez bir gerçek eninde sonunda bütün kadınları birleştirecek, cinayetler devam ettiğinde bu iktidar kadınlardan onay almaya devam edemeyecektir.

Gülsüm Kav