35. Sanat yılım, Seyid Rıza anması ve Dersim’de kış…

Yoğun bir Kasım ayını geride bırakıyoruz ve yılın son ayında neler yaşanacağını kestirmek zor.

Bu yazı çok da siyasi bir değerlendirmeyi kapsamayacak ancak bir anımsatmayla giriş yapayım:

Aleviler de mütemadiyen ülkenin karanlık döneminden nasibini alıyor. Ülke ne zaman karanlığa bürünse, Aleviler daha belirgin metotlarla hedef alınıyor. Nasıl ki direnişi kırılamayan Alevi toplumu soykırım ve katliamla bastırılmak istendiyse, halihazırda, OHAL döneminde de sesini kısmayan bu toplum, Malatya’da olduğu gibi, kapıları işaretlenerek tehdit ediliyor. Kimi sahte açılım ve işlevsiz çalıştaylarla “Devletin Alevisi”ni yaratmaya çalışıp sonuç alamayan mevcut zihniyet, ülkedeki anti-demokratik iklimin kaçınılmaz sonucu olarak Alevileri böyle teslim almayı deniyor. Ev kapıları işaretlenen Alevilere, “ya bana bağlısın ya da kara toprağınsın” demek isteniyor. Bu gelişme, OHAL’e karşı hepimizin demokratik bir yaşamı savunmak adına ortaklaşmamızı, konumlanmamızı gerekli kılıyor. Özgürlüğümüz, can güvenliğimiz ve adalet için.

***
35. sanat yılı konserlerim nedeniyle 27 Ekim’de başkent Berlin’deydik. Unutulmaz bir konserdi benim için. Salonu dolduran insanlarımızla 35 yıllık sanat hayatımın özeti sayılacak ezgilerimizi hep birlikte söyledik. Geçmiş tarihe bir yolculuktu bizimkisi. Ancak tarihin bize iyi davranmadığını da belirtmek durumundayım. Sevgili Can Dündar’ın seslendirmesini yaptığı ve Fadıl Öztürk tarafından metni yazılan “Tarih Bize İyi Davranmadı” belgeseli büyük bir ilgiyle izlendi. Belgeseli seslendiren Can Dündar, Almanya yıllarımda kendisinde çok şey öğrendiğim dönemim ATİF başkanı Osman Uludağ ve yine müzik adına hayatıma çok şey kazandıran Amerikalı Müzisyen Darnel Summers bu önemli konserde yanımdaydılar.

Konserin finalinde bu dostlarımı sahneye çağırdıktan sonra hep birlikte Çav Bella adlı İtalyan halk şarkısını söyledik. Dersimli İş Kadını Zerif Karabulut ve HDK Temsilcisi Mehtap Erol da, konserde büyük emeği geçenlerdendi.

Mehtap Erol’un sözlerini aktarmak istiyorum: “Konserden ayrılanların mutluluğuna diyecek yoktu. Hepsinin ortaklaştığı bakış açısı, konserde farklı siyasi görüş ve kimliklerde insanların bir arada olmasıydı. Selahattin Demirtaş Berlin’de bunu sağlamıştı. Bugün Ferhat Tunç’un konserinde aynı tabloyu gördük.”

 

Seyid Rıza’yı andık: Katılım daha çok olmalıydı…

Almanya dönüşünde İstanbul’da sadece iki gün kaldıktan sonra Dersim Araştırmaları Merkezi (DAM) yöneticisi arkadaşlarımızla Seyid Rıza ve arkadaşlarını anma töreni için Dersim’e geçtik. 15 Kasım öncesinde gitmemizin temel bir nedeni vardı: Dersim’deki anmaya daha fazla Dersimlinin katılımını sağlamak. Zira Dersim, görülmemiş bir baskı ve
sindirme uygulamalarının ablukası altında. İnsanlarımız neredeyse bir araya gelmekten çekinir hale gelmiş.
Basın açıklamalarında “Kabahatler Suçu” diyerek kesilen para cezaları, insanların toplantılara katılımını engelleyen önemli bir neden haline gelmiş. Bu durumu fark ettiğimiz için de anma için Tunceli Valiliğine izin için başvuruda bulunduk. Önce Emniyet ile kurulan bir diyalogla, iznin verildiğini belirten açıklamalarda bulunduk. Daha sonra bunun izin olmadığı ve iznin Valilik tarafından verileceği bilgisi bize ulaştırıldı. “İzin verildi” şeklindeki beyanımız kamuoyunda duyuruldu ve sonrasın Valilik farklı davranmadı, bu duyumu resmileştirdi.

Dersim’de anmaya dönük çağrılarımız oldu. Şehir merkezinde esnafı ve halka ‘Seyitlerimizi birlikte analım’ çağrısı yaptık. Yine sivil toplum kuruluşlarına ziyaretlerde bulunduk. Siyasi partilerin il merkezlerini ziyaret ettik. Bu partilerden biri de CHP idi. 15 Kasım’da Seyid Rıza Meydanı’nda önce CHP bir açıklamada bulundu. Ardından başlayan anma törenine onlar da kitlesel olarak katıldı. Katılımın çok daha büyük olmasını arzulardık. Ancak son iki yılda ilk kez kitlesellik boyutuyla önemli bir anma gerçekleştiğini söyleyebilirim. Dersim’de deyim yerindeyse tam bir
korku iklimi hakim. Sıradan insanları bir yana bırakalım, siyasi yöneticilik yapan arkadaşlarımızın bile toplan-
tılara katılamayacak duruma gelmiş olmalarını görmek üzüntü verici!

Köyler opersayonların gölgesinde…

Anma töreni sonrasında kaldığımız günlerde Tilek, Ağdat ve Haçkirek köylerini ziyaret ettik. Kışa hazırlanan köylerimizin birçoğu terk edilmişti. İnatla kışı yaşadıkları köylerde geçirmek için kalan insanlarımız vardı. Operasyonların yarattığı gerilim bir yana, kışın zorluklarıyla baş etmek kolay değil bu insanlar için.

Bir kış manzarası: Dersim…

İstanbul’a döndükten sonra Dersim’e ilk karın yağdığını sevgili İsmail Ateş’ten öğrendim. Kışın gelişiyle birlikte çocukluğumuzun karlı ve soğuk günlerini yeniden anımsar oldum. Doğa Fotoğrafçısı İsmail Ateş, etkileyici bir şekilde Dersim’e yılın ilk karının düştüğünü görüntülemişti. Dolayısıyla, gazetemizin bu sayısındaki yazıda Dersim’in kışına dair bir şeyler yazmak gerekti. Dersim’in kışı diğer mevsimler kadar güzeldir. Kışı güzel kılan ise hiç kuşku yok ki, kar yağışının çok olması. Karın çok yağmasıyla ortaya çıkan görüntü Dersim’i, durmadan seyredilecek bir manzara haline getirir.

Çocukluğumuzun kışına dair daha önce yazdığım şu sözlerle bitireyim: “Kış, bizim oraya hiç gitmeyecekmiş gibi gelirdi. Kar önce dağları tutar, sonra düze inerdi. Beyaz, uzun, soğuk ve sessiz geçerdi nedense memleketimde. Havayı soğutur, iliklerimize kadar kendini hissettirirdi bize kış. Diğer mevsimlerse sanki kışa hazırlık mevsimleriydi. Ağırdı, mağrurdu, yolları tutan bir eşkıyaydı. Yol vermez, bizi doğduğumuz yerlere kilitlerdi. Gazı onun için, tuzu onun için, şekeri onun için sonbaharda alırdık. Karşılamayı beklediğimiz, değerli bir misafirdi kış. Elimiz, ayağımız donardı, yine de severdik.”