Acılarımız acıtır sizi

‘Pir Sultan’dan bu yana dar’daydık
Çığlarca yürek tutuştuk yandık
Yurdun mezar olsun ey Sivas
Türküler diyarı değilsin umut değilsin
Ölü ozanlar kentisin sen artık’

Bu satırlarla bir not düşmüştüm o gün. Dostlarımdan, Madımak’tan çok uzaktaydım. Çaresizlikten, bu yer kürede sanki yapayalnızdım. O an yazacak kağıt bulamamış, bana verilmiş olan bir kartvizitin arka tarafına dökmüştüm yüzümü, gözümü, hüznümü… Tarihler 2 Temmuz 1993’ü gösteriyordu ve fakat bu vahşet şiirle, şarkıyla, türküyle anlatılacak hal değildi. Bu, duyguların yittiği, sözün bittiği kıyametti artık…

Mevsimin karı dağların eteklerinden kalktığında tam olarak bahar geliyordu oysa. Peki biz bütün renkleri içtiğimiz, bütün çiçekleri sevdiğimiz ve tek Kâbe’mizi insan bildiğimiz için miydi her mevsimin bize cehennem oluşu?.. “Zaman ilaçtır, çok şeyin üstesinden gelir ve çoğunu unutturur” dedikleri doğru muydu?.. Evet, hiçbir acı sürekliliğini korumazdı, koruyamazdı; zaman denen ilaçtan öğrenmişti insanlık bunu. O halde bir acı dinmeden neden bir yenisi ekleniyordu yüreklerimize, neden figan denilen o acı çığlık bizlerin bağrından yükseliyordu dumanlı gökyüzüne, neden her acı hep bizeydi, neden?.. Ve neden gözyaşlarımızın tarihi Kalubela’yı gösteriyordu?.. Bu yüzden dedik ki, “Unutursak kalbimiz kurusun!”

Dağ sularının saçlarımızı ıslattığı, turuncu rüzgarların yüzümüze sevinçler saldığı günler çok gerilerde mi kalmıştı yoksa? Yoksa, yıldızlardan dilek tutma yaşını unutacak kadar büyümüş müydük? Büyümek, olgunlaştıkça sevgiyi ve aşkı da büyütmek ise, olur olmaz her yerde ölmek, niye hep bize düşüyordu peki?

Bu yüzden hep acının tutanakçısı olduk biz geride kalanlar, yaşadıkça, yaş aldıkça o acılarla çoğalanlar…

‘Gülleri kanarken gördüm
Temmuz’du ve sıcaktı kederi
Güz olanda bir zaman günleri ağlarken
Dostlarımı yaktılar duydunuz mu
Sivas denen bir yerdi ki cehennem
Bu yüzden dehşetim neden ölmedim ben’

O gün orada hayâller yanıyordu; şiirler, öyküler, türküler, düşünceler, yazılar ve insanlık bir kez daha insan olduğu için utancından kanıyordu…

Yüzlerce yıldır sanki yanlış yazılmış bir kaderi yeniden yaşıyorduk. Yeryüzünün her yerinde öteki denilmişti bize. Ne yapsak ne etsek adlarımız Celali’ye çıkmıştı bir kere. Miladımız yoktu sanki, o kadar öncesizdik yani yalan neşredilen tarih içinde… Ama Bedreddin’den Köroğlu’na, Mansur’dan Pir Sultan’a söylenen her söz derin işlemişti belleğimize… Sonra Suphiler, İbrahimler, Mahirler, Denizler hiç eksik olmadı bilincimizde…

‘Bu suskunluk kimlerin yası, ezelden midir Kerbela’sı
Adın cehennem olsun ey Sivas, sen de benim gibi yanasın

Turnalara bir çift sözüm var, bu gökyüzü bir bize mi dar
Ellerim yakandadır ey Sivas, sen de benim gibi yanasın

Anadolu ana yurdumdur, hem atam hem çocuğumdur
Alnımızda ışık durur ey Sivas, sen de benim gibi yanasın

Ateşin harında sesim üryandı, çığlığım küllerde medetsiz kaldı
Kızılırmak bile ahraz ağladı, aşkın gözyaşları orada yandı’

Oyun kuruculara göre ötekiydik, asiydik, şakiydik hepimiz… Onların sistem dedikleri baskıcı, sömürücü, ceberut ve tiran olan düzene karşıysan; solcuysan, devrimciysen, sosyalistsen, gayri müslimsen, Alevi’ysen, Kürt’sen ve hatta onların mezhebinden olup onlar gibi düşünmüyor ve yaşamıyorsan dahi öteki yaftasını boynunda taşımaya mahkum edilmiş oluyordun bir kere…

İşe bu yüzden yine o karanlık adamlar karanlıklarında durup, karanlık yüzlü katillerini bir kez daha sahaya sürmüştü.

“Tekbir… Cihat… İşte bu cehennem ateşidir” sesleri birbirine karışıyordu… Etkililer, yetkililer, bu dinci faşistleri yüreklendirenler olan biteni seyrediyordu…

Birileri “Allah için” yapıldı diyordu. Kendine İslamcı şair diyen bir piç, “Ben orada olsaydım bir kibrit de ben çakardım” diyordu. Hepsi birden Aziz Nesin’in hâlâ yaşıyor olduğuna hayıflanıyordu. Bir diğer zebani de “Aziz Nesin’i öldürene şu kadar para” vereceğini söylüyordu…

İnsanlık, binlerce kezden sonra bir daha yüreğinden vuruluyordu…

‘Yaramız var azar azar çoğalır
Rüzgar olur sisli duman dağılır
Anadan babadan sevgiliyiz biz
Çocuklara mirasımız sevdadır
Mahşerlere yazılmaz adlarımız
Tufan kırmaz güllerimizi artık
Sivaslar’da can idik candan olduk
Kül yangını aşklardan doğmak için’

Gül güzeli mevsimleri özlemekten yorulmasak da, evet, hep kül yangını aşklardan doğmak düşüyordu payımıza…
Oysa doğmak ve ölmek, bu kadar yakın durmamalıydı bazı insanlara. Çünkü söyleyecek bir kaç ömürlük sözü olanlara hiç yakışmıyordu ölmek…

Metin Altıok, Beçet Aysan, Asaf Koçak, Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Muhibe Akarsu, Asım Bezirci, Hasret Gültekin, Uğur Kaynar, Gülender Akça, Mehmet Atay, Sehergül Ateş, Erdal Ayrancı, Belkıs Çakır, Serpil Canik, Muammer Çiçek, Serkan Doğan, Murat Gündüz, Gülsüm Karababa, Emin Buğdaycı, Koray Kaya, Menekşe Kaya, Handan Metin, Sait Metin, Huriye Özkan, Yeşim Özkan, Nurcan Şahin, Özlem Şahin, Asuman Sivri, Yasemin Sivri, İnci Türk, Edibe Sulari, Carina Cuanna Thuijs, Kenan Yılmaz ve Ahmet Öztürk.

Yani 2’si otel çalışanı 35 insanın hayaline zorlanmak gözlerimizi birlikte içimizi de sızlatıyordu…

‘Şimdi dumanın küle döndüğü yerde
Öfkeyi anlatmaz hiçbir efsane
Ağıtlar yetim kalır
Sabaha gölge düşürmüşse figanlar

Öyleyse biri açık dursun ellerinizin
Biri açık dursun
Gül takacak kadar’

Hani, “yaradılanı severdiniz yaradandan ötürü?” Hani, “bir insanı öldürmek insanlığı öldürmekti?” Hani, buna benzer bir sürü sözde doğrunuz vardı sizin?
Vicdanı olmayanın Allah’ı da olmuyormuş demek ki…
Bu topraklarda Yavuz’un kini ve Ebu Suud’un fetvalarıyla, sizden olmayanı yakıp yıkmayı hangi din öğretiyordu size? Allah adına Şeytan’ı bile Şeytan’lığından utandırmayı hangi kitaptan, hangi ayetten, hangi peygamberden öğrendiniz?..

Evet, vicdanı olmayan katillerde Allah’ı aramak beyhudeydi…
Ve “Kalsın benim davam, divana kalsın” demeyi, unutmanın zamanı gelmişti. Pir Sultan Abdal bağışlasın bizi!..

‘Orada kuşlar uçmaz artık yabancıdır bulutları
Karanfiller kimsesizdir ölümcüdür mekânları
Orada yağmur yağmaz artık yeşil tutmaz fidanları
Tohum atsan küle döner dumanlıdır toprakları’

O günden sonra kül ve duman, kan ve çığlık, acı ve matem gibi sözcükler daha bir fazla geçer olmuştu şiirlerimizde, yazılarımızda, türkülerimizde… Ama yine o günden sonra nasırlaşıyordu sevinmeye aç duygularımız. Dilimiz damağımız hep kuruyordu. Sonsuz bir boşluğa bakan buğulu gözlerle dokunuyorduk birbirimize…
O günden sonra tarihe düşülen hiçbir notun hükmü yoktu… Sessizce gözlerimizden toprağa düşen yaşların adı bile sadece içimizdeki çocuktu… Çünkü yüzyıllardan beri yangından önce tutuşuyordu ve bulutları dahi yakıyordu yalanın adaletten önceki sözü…

O günden sonra bağırıp çağırıp, çığlıklar yırttığımız her fırtınada aslında susuyorduk biz! Farkında değildik belki ama susuyorduk… Mitinglerde, alanlarda, eylemlerde bağır bağır bağırarak susuyorduk!.. Ama nedense, niyeyse, nasılsa hep susuyorduk…

Ne ki umudun sözü bitmezdi, çünkü fikirleri yakamazdı hiçbir ateş, düşünceye kurşun işlemezdi… Oysa, oysa biz insan sevgisine inananlardandık, o sınıfsızlık ve sınırsızlık için vardık… Bugün, Gezi Direniş’inin 5. yılında da Ali İsmail için, Ethem için, Berkin ve diğer yoldaş canlar için yine aynı inançla varız. Ve yine hep varolacağız ki o müthiş günü görene kadar…

Yitirdiklerimizi “Unutursak kalbimiz kurusun!”

‘Çınar ömürlü adamlardan dinledik biz bunu
Eski ama eskimeyen bir öyküdür bu
Derimiz pelte pelte Nesimi’ydi ya
Sivri dilimize Hallacı Mansur denildi
Banaz’dan sonrası Pir Sultan’ız ki
O günden beri utanır darağaçları
Kökleri hala bu toprakların bağrında diye
Yani tarih denilen o söylence
Adımızı hep eksik yazdı kitabelere
Bizim ki gönlümüz Yunus
Özümüz Bektaşi Veli’ydi
Mevlana’daki insan biziz diye
Baba İshak kadar aktı kanımız
Ve Bedreddin’den bugüne
Türküler ağlar gizlimizde
Şimdi
Vebali çoktur diye dilimizde / cevabımızdır
Ve sözümüz sözdür ki cümle aleme
Destursuz değmeyin yüreğimize
Acılarımız acıtır sizi
Acılarımız acıtır’

Ahmet Can Akyol