Güncel

Adres Soran Kız

El yordamıyla duvardaki düğmeyi çevirdi. Sarı ışığın vurmasıyla aynada beliren surata baktı. Ne kadar da yabancı bir surattı. Botlarını ayağına geçirirken aklı hala aynadaki aksindeydi, tabi yabancı olacaktı, sabahın köründe  o da kendini bulamamıştı.

Çifte kilitli çelik kapıyı açtı, şimdi sokakta.

Hava soğuk, isten göz gözü görmüyor. Yağmur sessiz sedasız inceden işlerken, şemsiyesinin altında koşarcasına, çamurlara bata çıka yürüdü. Bahçe duvarından aşarak yoldaki su birikintisine düşen, akasyanın aksine de bastı. Sıçrayan sular beline kadar geldi. Kuru dallar  bulanık suda titreyerek yiterken, o  ne ağacın, ne de botlarına dolan çamurun farkındaydı. Bugün de geç kalırsa, o meymenetsiz de her zamanki gibi dırdıra başlarsa, kapıyı çekip çıkacaktı. Güldü, yine kendi kendine konuşuyordu. İyice saçmalamaya başlamıştı. Koşturan insanlara baktı. Onlar da kendisi gibi bir yerlere yetişmek için mi acele ediyorlardı? Birden arkasından gelen ayak sesiyle çantasına sarıldı. Adımlarını sıklaştırdı, o hızlandıkça arkasındaki de ona uydu. Ensesine üflenen soğuk nefesle, berenin altındaki saçlarının, tel tel havalanarak örgülerden dışarı çıktığını hissetti. Sarsıldı. Bu kadar yakından kim gelirdi ki? Yankesici. Adım adım takip eder, sonra da çantasına yapışırdı. Aniden döndü, ağzından bir oh çıktı, rahatlamıştı. Üzerindeki incecik hırkasıyla bir genç kız, koca kahverengi gözlerini kırpmadan ona bakıyor, solgun dudakları titriyordu. Bu soğukta incecik giyinmiş, üstelik yağmur hiçbir yerine işlememişti. Yüzüne düşen siyah perçemi arkaya atan kız,  ‘‘Hacıkadın on numarayı arıyorum,’’ dedi.

Böylesi garip birine rastlamanın telaşıyla afallayan kadın, tarifini yürüyerek yaptı, ‘‘35 C’ye binin, son durakta indikten sonra tekrar sorun.’’

Birkaç adım sonra döndü, ben de aynı otobüse bineceğim, isterseniz beni takip edin, diyecekti ama kız çoktan yok olmuştu. Ne de çabuk gitmişti. Keşke baştan onunla gelmesini söyleseydi.

Otobüse ortalarında olduğu iki kadınla beraber ite kaka bindiğinde, şoför kısık sesiyle bağırıyordu. Arkaya ilerleyin, yer var arkada, hadi çabuk olun. Bu yağmurda kimseyi bırakmayalım.

Sıralı koltuklarda oturanlara baktı. Bunların çoğu ilk durakta binenlerdi. Bazıları uyurken diğerleri tepelerinde dikilenlerle göz göze gelmemek için, buğulu camda buldukları elle silinmiş, ufacık boşluklardan dışarı bakıyordu.  Herkeste ayrı bir düşünce olsa da, suratlar aynıydı. Kaşlar birbirine yakın, dudaklar aşağıya sarkmış.

Aksıranlar, öksürenler, sırt sırta vermelerine rağmen birbirlerini bir daha hiç görmeyecek olanların arasından geçerek, yavaşça ilerledi, ortalara doğru bir askılığa tutundu. Sular damlayan şemsiyesinin  üzerine abandı. Bir süre camdan dışarı baktı. Trafik sıkışık, araçlar gıdım gıdım ilerliyordu. Islak insanlar, bir yerlere geç kalma korkusuyla oradan oraya koşturup duruyordu.

Israrla bakan birinin hissiyle, oturanlara bakınca tekrar gördü onu. Adres soran kızdı bu, ona bakıyordu. Sevindi. İyi doğru otobüse binmiş.  Otobüs durağa girmek için sağa yanaştığında, kız solgun dudaklarını zar zor oynattı, ‘‘Ben ineceğim, siz oturun.’’dedi.

Telaşlandı kadın, ‘‘Ama siz son durakta inmelisiniz. Hacıkadın burası değil.’’

Kız sanki ona söylenmemiş gibi kalkınca, içinden, sen bilirsin, dedi. Rahat insin diye biraz yana kaydı. Sağındaki adam, ‘‘Sabah sabah çattık yine, tövbe tövbe,’’ diye dişlerinin arasından tısladı. Adama aldırmadı. Kızın ardından koltuğa oturmaya çalışırken atılan çığlıkla sıçradı. İki tombul ayağı saran eski botların üzerindeydi. Acı içinde ayaklarını tutarak  bağıran,  kadına şaşkınlıkla baktı, ‘‘Ne ara oturdunuz oraya, oysa ki genç kız yerini bana vermişti,’’ dedi.

Hala ayaklarını tutan şişman kadın, ‘‘Deli misin nesin, ne kızı, ne yeri,  burada ben oturuyorum,’’ dedikten sonra  sanki hiçbir şey olmamış gibi kafasını cama çevirdi.

İyice şaşırmış bir halde, kalabalığı yararak arka kapıya yanaştı. Durakta indi, her sabah poğaça aldığı büfeye doğru yürüdü. Saatine baktı. İyi daha on beş dakika vardı.

Hastane bahçesine girdiğinde, üşüyen ayaklarından çoraplarının ıslaklığının farkına vardı. Hay Allah bunlar da su kaçırıyordu. Ay başında paraya kıyıp iyi bir bot almalıydı yoksa imkanı yok bunlarla geçmezdi bu kış. Ağaçlı yola girdi. Biraz gitmişti ki arkasından gelen bir ayak sesiyle irkildi, kulaklarına üfleyen soğuk hava yine içini ürpertti. Yavaşladı. Şemsiyesini düzeltir gibi hafifçe döndü, arkasına baktı. Yine kocaman bakan kız, ‘‘Hacıkadın on numara,’’ dedi.

Bir yandan yürürken, bir yandan da karışık hislere kapıldı. Bu kez çok korkmuştu,‘‘Size söyledim, yine de yanlış durakta indiniz. Otobüse tekrar binip, son durakta inin. Sonra da tekrar sorun,’’ dedikten sonra arkasına bakmaya cesaret bile edemeden hastanenin büyük kapısından hızla girdi.

Giyindi. Koridora çıktığında bembeyaz  kuru formalarının içinde, ayağındaki saboları sürüterek yürüdü. Nöbeti tam zamanında devraldığından başhemşirenin odasının önünden salınarak geçti. Diğer hemşireler de gelince bakıma girdiler, derken zaman akıp gitti.

Öğlene doğru, bir hemşire arkadaşıyla, sohbete daldı. Çoluk, çocuk, hayırsız koca muhabbetlerinin arasında yudumlanan çayın keyfini, gelen telefon bozdu. Konuşurken boğazı düğümlendi arkadaşının, yarı ağlamaklı, hemen geliyorum, sözleriyle telefonu kapattı.

Meraklandı. Arkadaşının koluna girdi, ‘‘Ne oldu?’’

‘‘Arayan polisti.’’

‘‘Birine bir şey mi olmuş?’’

‘‘Hani amcamın kayıp kızı vardı ya, kayıp olan. Dün gece kimliksiz bir ceset bulunmuş. Eşkâl benziyormuş. Bizim morga kaldırılmış, teşhis için beni çağırıyorlar.’’

İki arkadaş, hastalarını bir başka hemşireye teslim ederek, sırtlarına pelerinlerini attılar.

Adli tıbbın morguna giden dar koridor hiç bu kadar uzun olmamıştı. Yemekhaneye giderken kestirmeden bahçeye çıkmak için arada kullanırlardı bu yolu ama hemencecik biterdi. Oysa ki adımlarını attıkça morgun demir kapısı daha da uzaklaşıyor gibiydi. Kapıya vardıklarında daha zile basmadan insanın içini oyan keskin bir gıcırtıyla kapı aralandı. İki kadın ürkerek bir adım geriye çekildi, kapı sonuna kadar açıldı. Temizlikçiydi,  elindeki kırmızı çöp poşetiyle çıktıktan sonra içeri girdiler. Morg görevlisi onları bekliyordu,

‘‘Kim olduğunu bilmiyoruz, dün gece getirdiler. Silahla vurulmuş,’’ dedi.

Klor kokusu genizlerini yakarken, kadın görevlinin yaptığı işaretle, arkadaşının koluna girdi. Buz gibi, sıra sıra büyük, çelik çekmeceli dolaplarla dolu odanın ortasındaki masanın önünde durdular. Üzeri tamamen beyaz çarşaflarla örtülü cesede iyice yaklaşınca, arkadaşının arkasına geçti, elleri tetikteydi. Görevli çarşafın baş tarafını boynuna kadar açtı. İşte o an arkadaşının attığı çığlık ortalığı yıktı, geçti. Bu öylesine güçlü atılan bir sevinç çığlığıydı ki; kadının tiz sesi, ta bahçeden duyuldu,  ‘‘Allah’ım çok şükür, o değil.’’

Görevlinin eli çarşafa gitti. Tekrar örtülmeden önce, kadın arkadaşının yakını çıkmayan ölüye baktı. O hala açık olan koca gözler, soluk dudaklar.  Sayıklar gibi konuştu, ‘‘Hacıkadın on numara.’’

Mediha Gürgöze

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Kapalı
Kapalı