Alevi Katliamları Kimin Oyunu?

Temel düsturları doğanın ve tüm canlıların eşitliği üzerine kurulu olan Aleviler, geçmişten günümüze barışçıl bir toplum olarak yaşaya geldiler. Hak yolcuları olarak varoluşlarını gerçek ve haklılık üzerine kuran Aleviler, Tanrı’yı insanın suretinde, insanı da Tan-rı’nın özünde görüp vahdeti vücut olduklarına inandılar. Aşık Daimi, ‘’İnsan hakta hak insanda/Her ne ararsan var insanda’’ diye tercüman olur bu düstura.

Alevilerin, insanları yaşam formlarıyla (kültürel, sosyal) eşitleyen bir felsefeleri var. ‘Yetmiş iki millete bir nazarda’ bakan bu ‘özgün’ topluluklar; dünyayı, eşitlikçi toplum paradigmasıyla kurtaracak bilgiyi asırlardır taşıyorlar.

Aleviler, her türlü egemenlik ilişkisinin reddi üzerine kurulu ütopyaları olan ‘Rıza Şehri’nde yaşamayı düşlerler. Bunu da, maddi manevi dünyalarını bir düzlemde eşitleyen ‘İnsanı Kâmiller’le yapacağına inanırlar.

Mazdeklerden Karmatilere, İsmaililerden Babailere kadar bu ütopyanın çeşitli siyasal pratikleri görülmüştü. Rızalık
üzerine kurulu olan bu eşitlikçi toplum modelleri, günümüzde, farklılıklar taşısa da Rojava komünleri örneğinde kendini güncellemektedir hala.

Kendi kusurundan başkasına bigane kalan bu hoşgörü toplumu, ne yazık ki, daha çok İslamiyet’in dıştalamasıyla ötekileştirildi. Farklılıklarına hoşgörüyle yaklaşılmadığı için, günümüze kadar katliam ve baskılara da mâruz kaldı.

Osmanlı İmparatorluğu, Alevi/Kızılbaşları Şeyhülislam fetvalarıyla meşrulaştırıp katletmişti. Katliamlar Türkiye Cumhuriyeti’nde de derin devlet operasyonları olarak, ama gizli emirlerle devam etti.

Bir misyoner: Osman Eğri…

Gülen Cemaatinin ‘’Osman’’ isimli bir profesörü vardı. Hitit Üniversitesi Rektör Yardımcısıydı. Şimdi ‘‘FETÖ’’ firarisi. Kendi esprisiyle ‘’Hem Osman hem de Eğri!’’ Soy ismi ‘’Eğri’’ olan bu cemaatçi profesör Çorum’lu ve Alevi olduğunu söylüyordu. Alevi dünyasına bu kimlikle girmişti. Alevi dedelerini Abant Toplantılarına çağırıp, Samanyolu TV’de konuk ediyordu. Bütün çalışması toplumun Sünnileştirilmesi üzerineydi. 17 tane Alevi derneği ve vakfı
kurmuşlardı. Son kurdukları ‘’Yeşil Kandil Vakfı’’ yine Alevileri sistemleri içine çekip, asimile etmeye yönelikti. Kuruluş senedinde Anadolu ozanlarını yad ederken Pir Sultan Abdal’dan bahsetmiyordu Osman Hoca?!

Pir Sultan’ın devrimci kimliği ve günümüzdeki temsili hoşlarına gitmiyordu. Vakfın açılışına konuşmacı olarak Meral
Akşener katılmıştı ve henüz ‘15 Temmuz Darbe Girişimi’ yaşanmamış, İyi Parti de kurulmamıştı!. Görüldüğü gibi söz konusu Aleviler olunca hepsi tören adımlarla hizalanıyorlar.

Osman Eğri, çalışmalarını ağırlıklı olarak eğitim alanında, doğrusu eğitimin Sünnileştirilmesi alanında yapmıştı. Akademik çalışmaları ilköğretim çağından üniversiteye kadar eğitim alanında yoğunlaşıyordu. ‘’İslam Dinin Öğretiminde Tümevarım Yöntemi’’ gibi çalışmalara da imza atan ‘Osman Hoca’nın’, madalyonun iki yüzü gibi iki faaliyet dünyası vardı. Biri eğitim hayatının İslamileşmesi üzerineyken, diğer yüzü de Alevilerin İslam içinde eritilmesine dönüktü.

Fetullah Gülen Cemaati’nin alandan çekilmesi veya uykuya yatması sonucu şimdi başka tarikatlar inançsal alanda operasyonel faaliyet için kolları sıvamış gözüküyor.

FETÖ mirası AKP’de

AKP, Gülen Cemaatinin yarım kalan Alevi projelerini devam ettireceğe benziyor, bunun işaretlerini de veriyor.

Kısa bir süre öne AKP hükümetinin, geçmişin kadim kültür şehri ve günümüzün mezattı Harput’a bir Sünni İslam külliyesi yapacağı haberleri yansını basına. İçinde İslam Araştırmaları Merkezi’nin de olacağı külliye 25 bin metrekare alan üzerine yapılacakmış. Aynı AKP’nin Cemevleri’ne 5 metrekare dahi yer tahsis etmediğini hatırlayalım.

Bu arada külliyenin yapıldığı Harput’un, Alevi şehri Dersim’in hemen dibinde (geçmişte Ermeni nüfusunun da yoğun) olması nedeniyle, külliyenin görünenin dışında da bir ‘hizmeti’ olup olmadığını sormaktan alı koyamıyor insan kendini?!

İktidar 16 yıldır ‘dindar nesil yetiştirmek’ için devletin tüm olanaklarını orantısız kullanıyor. Fetullah Gülen Cemaati’nin yarım bıraktığı projelerin zamanla yapılacağını tahmin etmek zor değil. Keza FETÖ okullarını kendi amaçları için kullanmaya başladılar bile.

Tamamı Sünni İslam üzerine bina edilen bu nesil yetiştirme projesinin en büyük ayağı hiç kuşkusuz Milli Eğitim Ba-
kanlığı. Yap boz oyununa çevrilen eğitim sistemi ve müfredatı, İslamcı siyasetin bir enstrümanı olarak kullanılıyor. Pozitif bilimlerin temeli kabul edilen matematik, Türk İslam sentezine yedeklenmekten öteye geçemiyor. Matematik haftalık ders programında din derslerinden daha az yer bulabiliyor. Bilime ve bilimsel gelişmelere önem vermeyen AKP hükümeti, böylece dindar nesil oluşturmaya çalışıyor. Ancak KONDA’nın yaptığı ‘toplumsal değişim’ araştırmasına göre durum hiç de AKP’nin örgütlediği gibi olmamış.

Rapora göre 10 yıllık süreçte ateist oranı yüzde 1’den yüzde 3’e çıkarken, dindar oranı yüzde 55’ten yüzde 51’e gerilemiş. Yani AKP iktidarının 16 yılı boyunca ektiği ‘din’ tohumları İslamiyet hanesine artı değer olarak yansımamış. Ama tam Türk –İslam Sentezine yüksek hizmetleri olduğu Tunceli Cemevi örneğinde mevcut.

Geçtiğimiz Hızır Orucu günlerinde ve Newroz’da Gri Pasaportlu Alevi dedeleri ‘örgütleyerek’ Avrupa ülkelerine gönderen Diyanet, Dersim ziyaretinde de cemevine imam atamaktan bahsetmişti. Aleviler arasında tartışma yaratan bu çalışmalar, yüzlerce yıldır süren Alevileri Sünnileştirme siyasetinin uygulamaları olarak gözden kaçmadı.

Alevilerin inanç değerlerine saygı göstermeyen, Alevilerden aldıkları vergilerle Alevileri dıştalayan siyasal iktidar ve onların dini temsili olan Diyanet İşleri Başkanı, Dersim’i ‘özünden koparmak’ için siyaset üretiyor maalesef. Diyanetin bu çalışmalarına yerelde kayyım da olan valilik ve ‘akademik’ destek sunan Munzur Üniversitesi de (Coşkun Kökel) destekliyor. Bu grubun ilk icraatlarından biri Sarı Saltık Ocağı’nın Türklükle tescil oldu. Bol bayraklı
cem de bağlayan Sünni İslam temsilcileri, koltuklarının altına Hz. Ali’nin Zülfikar kılıcı ve Kuran-ı Kerim alarak kentten ayrılmışlardı.

Katliamlar kimin oyunu?

Süleyman Soylu; “Çorum ve Maraş katliamı tamamen tiyatroydu, kurgulanmış bir fitneydi” demiş. Peki nerede demiş? Dersim’de. Mekan seçimi çok zekice ve o kadar da hin! Alevi diyarında Alevilerin tarihiyle, acısıyla ve aklıyla alay etmiyorsa, asıl tiyatro (oyun anlamında) bu söylenenler değil de nedir?

Daha geçen gün (Kemal Göktaş haberi) yazıldı. Maraş olaylarının MİT kontrolünde Ülkücülere nasıl yaptırıldığı, Alevi-Sünni çatışması değil de Türk – Kürt çatışması olarak tezgahlandığı mahkeme kayıtlarına girmiş.

1978 yılında yapılan Maraş Katliamı devletin derin odakların bir projesi olarak uygulandığı belgelerle ortada. Süleyman Soylu İçişleri Bakanı olduğuna göre bu ‘derin’ ve gizli bilgilere vakıftır. Dolayısıyla oynanan oyunun, onun deyimiyle tiyatronun ne olduğunu iyi biliyordur. O halde hala neyin peşinde?!

1925 yılında gizlice hazırlanan Şark Islahat Planı, Fırat’ın batısındaki Kızılbaş Kürtlerin Anadolu içlerine sürülmesini emrediyordu. Bu ‘emir’ gereğince yüz binlerce Kürt Fırat’ın batısına sürüldü.

Maraş Katliamından sonra, Maraş’ta toplu Alevi göçleri yaşanmıştı. Bu demografik operasyon hala devam ediyor. Terolar’daki paramiliter kamp ile Narlı’ya yerleştirilen ve koruculaştırılan göçmenler bu siyasete örnek verilebilir.

Alevi katliamlarına ‘oyun’ diyen Bakan Süleyman Soylu, binlerce Ahıska Türkü’nün neden Erzincan’ın İliç ilçesine, yani Munzur Dağlarının eteklerine yerleştirdiğini açıklasa mesela?

Maraş ve Çorum Katliamları 

19-26 Aralık 1978 tarihinde, resmi verilere göre 111 kişi katledilmiş, 100’ün üzerinde kişi de yaralanmıştı.

Katliamdan sonra göstermelik yargılanmalar yapılmış, 1988’e kadar süren yargılamalar sonucunda, olaylarla ilişkisi tespit edilen 804 sanıktan 22’sine idam, 7’sine müebbet hapis, 321 kişiye ise 1 ila 24 yıl arasında hapis cezaları verilmişti. Fakat idam ve müebbet cezalı sanıkları da içeren kararlar bir süre sonra Yargıtay tarafından bozulmuştu.

Bu arada Maraş Katliamı davalarında derin izler tespit eden üç müdahil avukat ön plana çıkmıştı. Bugün pek bilinmeyen bu çabanın cinayetlerle sonuçlandığı da bilinmez.

Avukat Ceyhun Can 10 Eylül 1979’da, Avukat Halil Sıtkı Güllüoğlu 3 Şubat 1980’de ve Avukat Ahmet Albay 3 Mayıs
1980’de katliamı aydınlatamadan faali meçhul cinayete ‘kurban’ gitmişti.

Görüldüğü gibi derin el katliamın aydınlanmasını istemediği için yeni cinayetler işlemişti.

1980 Mayıs-Temmuz aylarında Çorum’da yapılan katliam da diğer Alevi katliamları gibi Özel Harp Dairesi ve uzantılarının işiydi. MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak’ın vurulması, Ülkücülerin sol üzerinden Alevilere yönlendirilmesine zemin hazırlamıştı.

1980 yılının Mayıs ve Temmuz ayları arasında Ülkücülerin, Alevi Mahallesi olarak bilinen Milönü Mahallesine saldırması üzerine, resmi kaynaklara göre 57 Alevi yurttaş öldürülmüş ve yüzlercesi de yaralanmıştı.

Çorum Katliamı da Maraş Katliamında olduğu gibi provakatif yalanlar üzerine kurulmuştu. Maraş’ta Aleviler sinemaya bomba attı, denilirken, Çorum’da da Aleviler camiye bomba attı, şehrin sularına zehir kattı gibi yalanların cami hoparlöründen verilmesiyle başlamıştı. Necmettin Erbakan’ın deyimiyle ‘’Minareler süngü’’ haline getirilip, ötekilere saldırı silahına döndürülmüştü.

Maraş ve Çorum’da uygulanan derin operasyonlar sonucu Aleviler kitlesel olarak göç ettiler. Bu katliamlardan sonra kaç bin kişinin göçtüğü ise bilinmiyor. Tıpkı Madımak Katliamından sonra o Sivas ve çevresinden göçenlerin sayısının bilinmediği gibi…

Aradan 40 yıl geçmiş olmasına rağmen bu ‘derin’ operasyonun mimarları, karar vericileri ortaya çıkmadı.

Bu katliamdan sonra binlerce Alevi yurtlarını terk edip büyük şehirlere göçmek zorunda kalmıştı. Bu büyük şehirlerde başlarına ne geldiği merak edilirse Gazi Mahallesi Olaylarına bakmak yeterli olacaktır.

Alevi Katliamıyla yüzleşmeyen devlet, o masum insanların anılmasına da tahammül edemiyor. Maraş ve Çorum anmalarına hala izin verilmiyor. Derin kazanlarda, derinden Alevi nefreti kaynatmaya devam ediyorlar. Maraş/Pazarcık Terolar köyüne yapılan İslamist görünümlü çetelerin barındığı kamp bunun bir örneği olarak
duruyor bu kentte. O kentlerde kalan üç beş Alevi ailenin başına yarın ne geleceği meçhul.

Alevi Ozan Gazi Metin Dede’nin “Ey zalım” nidası Alevilerin sesi olsun bu noktada;

“Sazımla yeterim size

Semahçılar yakılır mı?”