Aydın Tavrıyla Sanatçı Olmak!

Çok zaman önce kitaplaştırılmış bir tiyatro metni okumuştum. Oyun, Sovyet Rusya’da bir-iki kez gösterimde kaldıktan sonra yasaklanıyor. Söylendiğine göre metnin bütün nüshaları imha ediliyor ama bir tesadüf sadece bir kopyası Paris’e kaçırılıyor; işte o metin daha sonra kitaplaştırılarak Türkiye’de de yayınlandı… Oyun, 50’li yıllarda Sovyetler’deki yozlaşmaya dikkat çektiği için gösterimden kaldırılıyor. “İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu?” isimli bu oyun, ahlaklı ve inançlı bir Sovyet komiseri olan Petrov’un yanında birden bire İvan İvanoviç adında birinin türemesiyle başlıyor. Halkıyla bire bir temasta olan Petrov’a öyle şeytani akıllar veriyor ki o İvan İvanoviç, komiserin egosundan giriyor, küçük zaaflarını kullanıyor ve bir süre sonra devrimi niye yaptığını unutan komiser Petrov, günlük rutinine bürokratik icatlar uyduruyor; randevular için sekreter ve sekreterler ediniyor, anında yapılacak işler için günler sonrası için randevu veriyor, işi köylülerden ayran, yoğurt, peynir, yumurta gibi şeylerin rüşvetine kadar vardırıyor… Yozlaşma iyiden iyiye kendini gösterdikten sonra olanların farkına varılıyor ama komiser bütün olanları İvan İvanoviç diye birinin yaptırdığını söylüyor. Fakat gerçekte İvan İvanoviç yoktur. İşte soru da tam olarak burada beliriyor: “İvan İvanoviç Var mıydı, Yok yok muydu?” Bu oyunu 1954’te her şeye rağmen o dönem Sovyet Rusya’sında yazan sanatçı ve aydının adı Nazım Hikmet’tir! Demek ki aydın olmak, sanatçı olmanın yanında suya sabuna dokunmayı da gerektiriyormuş…

Bu girizgâhı, dolayısıyla bu konuda yazmayı bana son zamanlarda yapılan sanatçı linçleri ve aydın olmayan tavırlar düşündürdü kuşkusuz. Evet, bazı şeyler başa gelmeye görsün. Çoğu zaman anlatılamaz, anlatılsa bile anlayan birileri bulunmaz ne yazık ki… Yine de tarihe kısa bir not düşmek adına bir kaç şey söylemek ve kişiler üzerinde fazla durmak yerine, aydın ile sanatçı kavramlarına dair bir kaç kelam etmeye çalışacağım burada.

Sanatçının yaşadığı toplum için söyleyecek sözü olmalı mı peki? Burada “olur veya olmaz” diyenler de olacaktır ama olmasının zorlu sonuçları olduğu gibi, olmamasının da daha acı sonuçları olacağı bilinmelidir. Sanatçının aydın tavrı olmazsa, onun hakkını da kabahatini de zaman denilen süreç belirler en nihayetinde. Fakat aydın insanın yaşadığı güne sözü yoksa, o toplumdan çok vay o “aydın”ın haline olur…

Kısacık bir tanımla aydın insan, bilimselliğin yol göstericiliğine inanan, sorgulama becerisi ile cesareti olan, insanların, dolayısıyla toplumun bağımsız ve özgür bir kimlik kazanması için gayret gösteren, düşünce derinliği ve sentezleme yapabilme becerisi bulunan, hemen her konuda tutarlı davranan, düşünce namusu ve davranışını ilke edinen kişi olmalıdır. Aziz Nesin’in deyimiyle “aydın insan son tahlilde yalnız insan” olsa bile, yukarıdaki genel tanım her zaman cari sayılmalıdır.

Sosyal medya denilen iletişim araçlarının bu denli kısa sürede bu denli fazla alanı kapsaması, çok kişiye çok alanda konuşma platformu da yaratmış oldu. Herkes her fikrini elindeki alet marifetiyle ifade etme serbestisine sahip olmuş oldu bir anda. Üstelik bunların çoğu bilgi sahibi olunmadan fikir sahibi olma şeklinde oldu ve oluyor maalesef. Üstelik çoğu bir aydın tavrından çok sadece kendi komplekslerini okşamaktan öteye gitmiyor. Diğer yanda bir kavram karışıklığı, yıllardır aydın ve sanatçı tanımlamalarında devam ediyor. Sanılıyor ki sanatçı olan insan aynı zamanda aydın da olmak zorundadır. Oysa aydın olmak o kişinin sanatsal yaratıcılığıyla, bilgi donanımıyla değil, olaylara, haksızlıklara ve iktidara karşı takındığı pratik tavrıyla ilgilidir! İktidarların çanağından yalamak ve onun verdiği imkânlardan yararlanmak farklı, hele onu bol kazanç kapısına dönüştürmek daha farklı şeylerdir; yine öyle bir satılma pozisyonu bulamamak farklı, her şeye rağmen ona karşı durmaksa çok daha farklıdır!

Üretken bir sanatçı kendi halinde, fazla sosyal olmayan, bohem, içe kapanık vs. biri olabilir pekâlâ. Alış veriş için gittiği marketten alacağı şeylerin yarısını unutup gelebilir örneğin. Ne bileyim, tarihsel ve toplumsal olayları teorik olarak bilse de duyarlı olmayabilir mesela. Oysa aydın insanda ideolojik, sınıfsal ve siyasal bir tavır gerekir. Bunların sanatçı olması hiç mi hiç gerekmez üstelik; akademisyen, sendikacı, kitle örgütçü, gazeteci, öğretmen, öğrenci vs. olabilir…

Bugünkü Türkiye eskisinden çok daha beter günlerden geçiyor. Tarihin tekerleği ileriye doğru döndükçe iyi olması yerine gitgide taşlı, dikenli, çamurlu ve bataklı bir yerde bağıra bağıra patinaj yapıyor adeta. Muktedirlere karşı laf söylemek, en hafifinden süresi belli olmayan mahpusluk demek oluyor artık! İğneyle kazılarak elde edilmiş kazanımlar dahi, bugün bir kişinin keyfine ve KHK’ların insafına kalmış durumda. Ülke yarı açık cezaevi sanki. Tutuklu bulunan öğrenci, gazeteci, akademisyen, siyasetçi vs’nin sayısı binlerle ifade ediyor oldu. Ama bugünü anlamak için ta Marshall yardımının başladığı 2. Dünya Savaşı sonrasına veya Nato’lu yıllara gitmeye de gerek yok. 12 Eylül’den 28 Şubat aralığına iyi bakmak ve o dönemi net olarak okumak, emperyalizmin ülkeye son biçtiği rolü kavramada yeterli olacağı kanısındayım… Böyle zamanlarda olan bitene aydın olanlar ses çıkaramazsa, hiç kimseden bir şey beklememek gerçekçi olur sanırım. Örneğin bugün Can Dündar da tıpkı oyuncu Mehmet Ali Alabora gibi sürgünde yaşayan bir gazeteci ve aydın. Ne olacağını, sonunun nereye varacağını kimse tahmin bile edemiyor. Hiç kuşkusuz bu devlete hükmedenler, Yılmaz Güney gibi, Ahmet Kaya gibi sürgünde ölen değerlerimizin çoğalmasını istiyor…Yine çok sayıda yurtsever insanın yarına dair bir garantisi yok! Öte yanda Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak ve yüzlerce bunun gibi isimlerin de özgürlükleri çalınmış durumda. Hemen küçük bir not düşeyim burada: Dünya yıkılsa, benim bu isimlerini zikrettiğim iki insan ve benzerleriyle yan yana gelme olasılığım yok fakat onların tutukluluklarına karşı çıkmak da aydın vicdanı ve namusu olmalıdır. Belki bu dönemler de geçer ama tarihe düşen tavırların izi silinmez!.. Bu yüzden “etme bulma dünyası” deyip geçiştirmek de etik olamaz. Aydın tavrının namusu, duruma, döneme ve siyasal mevsime göre değişmemeli en azından. Ne ki bedel ödenmeden kazanımlar da elde edilemiyor maalesef…

Sanatla uğraşan kişiye düzen tarafından verilmiş statü ve ondan kaynaklı ekonomik kazanımları, en kolay ifadeyle her şeyi belirliyor kuşkusuz. Bu yüzden son günlerde Engels’in “İnsan nasıl yaşıyorsa öyle düşünür” demesini çok sık hatırlıyor ve hatırlatır oldum nedense. İdeolojik duruşu olmayana zorla bir şey yaptırılmıyor tabi. Bir şeylere ilişmemek, bir bedel öder durumda olmaktan çok daha kolay ve risksiz en azından. Bu ülke siyasal tercihleri için mahpus, sürgün, işsizlik, açlık gibi bedeller ödeyenleri gördüğü gibi, Adnan Menderes’in örtülü ödeneğinden sürekli nemalanan Necip Fazıl Kısakürek gibileri de gördü ne yazık ki… Ne ki mevcut düzen sanıldığının tersine, 12 Eylül Askeri Faşist Darbesi’nden bu yana fiziki olarak sol’u yerle bir etmekle kalmadı, yüreği soldan yana atan sanatçıların çoğunu da ekonomik olarak dar bir kıskaca almış oldu. Öyle ki organik olarak devletle ilişkili olmayanların da sistemden icazet almak, kabul görmek ve “iyi çocuklar” olmak gibi bir zorunlulukları oldu. Sistem dışında kalanlar ise o gün olduğu gibi bugün de öteki olmaya devam etti ve ediyor… Oysa diyalektik olarak bir kuşağa uygulanan baskı, bir sonraki kuşağın daha sert var olmasını sağlamalıydı. Örneğin 78 Kuşağı 68 Kuşağına göre daha sertti ve romantik yönleri törpülenmiş olarak tarih sahnesine çıkmıştı. İşte burada 78 Kuşağından sonraki nesli bir de ekonomik açıdan düşünmek lazım!..

Yeri gelmişken söyleyeyim. Bu ülkedeki en büyük yalan, “demokratik hukuk devleti” masalıdır. Tabi o da “adalet mülkün temelidir” illüzyonunun üstüne oturduğu içindir. Oysa burası sadece bir kanun devletidir. O kanun da hep ezen sınıfın bekası içindir!.. Böyle bir ülkede sanat ne kadar özgürse, aydını da o orandaki sayıya eştir!

Mevcut Anayasa’nın 64. Maddesi, devletin sanatı ve sanatçıyı koruması gerektiğini söyler. Bugün devlet sanatçısı ünvanına sahip olan ve hemen hemen hiçbir iş yapmadığı, hatta gidecek bir iş yeri olmadığı halde ayda 6500 tl. gibi net maaş alanların sayısını tam olarak bilmiyorum ama içlerinde çok sayıda “solcu” kişilerin olduğunu biliyorum maalesef. Bu insanlar mevcut durumlarını aleni söylemedikleri gibi, hiçbir şekilde düşüncelerini dahi belli etmezler. Eee, “ekmek parası, geçim kaynağı” dedikleri bu olsa gerek! Yine diğer yanda çok bilinen insanlar duyarlılık gerektiren bazı olaylarda rol alınca çok gürültü koparılıyor. Yakın bir zaman önce Şener Şen’e yapılmak istenen, daha sonra Cengiz Özkan’a da yapılmak istendi. Son olarak hedefteki kişi Fazıl Say oldu ne yazık ki! Daha dün ve hâlâ Levent Üzüncü gibi isimler hedefte olmaya devam ediyor. Füsun Demirel oynamak istediği bir rolü dile getirince linç edilmek istendi ve yıllardır iş verilmiyor kendisine. Ama aynı linçciler, farklı bir duyarlılığı nedense Müjdat Gezen’e, hele hele duayen bir efsane olan Metin Akpınar’a göstermediler ne yazık ki… Orhan Gencebay gibi her dönemin adamları bir yana, yeri gelmişken Yavuz Bingöl adına çok üzüldüğümü bu vesileyle belirteyim burada. Tanıdığım ve iyi bir insan olduğunu bildiğim içindir belki üzüntüm. Belki o bile benim kendisine üzüldüğüm kadar üzülmemiştir. Fakat gel gör ki bazıları Orhan Veli’nin şiirindeki ciğercinin kedisi olmayı tercih etmiştir!..

Divan ve halk sanatı aynı toplumsal dönemlerde seyretmiş olsa da, ayrı ayrı alanlarda var olmuş, biri daha o dönemde saray duvarlarının dibinde yosunlaşırken, diğeri berrak ve muhalif sesiyle akıp bugünlere gelmiştir. İşte devrimci sanatçı tavrı o Pir Sultanlar’ın, Köroğlular’ın, Dadaloğlular’ın ve onlarcasının yüzü suyu hürmetine bugünlere gelmiş ve birilerine ödevler yüklemiştir.

Neyse. Yukarıda da söylediğim gibi bu kısa yazıda kişilerin ve o kişilerin anıldığı ünvanların ötesinde sadece genel bir değinme olsun istedim.

Şimdi yeri gelmişken, aklımda kalan örneklerden bir kaçından da kısaca söz edeyim.

Sanıyorum sene 1986 veya 87’diydi. Zülfü Livaneli, Türk-Yunan Kültür Elçisi sıfatıyla kendisine de verilecek olan bir ödül için, Kültür Bakanlığı’nın tertip ettiği bir ödül törenindeydi. O gece kültürel şeylere bakan devletlü zatlardan biri, “Yılmaz Güney de iyi bir sanatçıydı ama o bir vatan hainiydi” dedi diye, “Yılmaz Güney’e vatan haini denilen bir yerde ben bu ödülü almayı reddediyorum” demişti Livaneli!..

Aziz Nesin, Kenan Evren ve faşist cuntacılara karşı “Aydınlar Dilekçesi”ni imzaya açmış ve toplanan imzalar 1400’e yakın bir sayıyı bulmuştu. Gerçi sonradan bir avuç insanla kaldı ama bu olay da tarihte abide gibi yerini aldı… Aziz Nesin, “Cunta mahkemelerine karşı davayı kaybetmemiz önemli değil, burada 3 konu çok önemli” diyordu. “Bir, bu ülkenin aydınları vatan haini değildir. İki, Cumhurbaşkanı da olsan dava edilebilirsin. Ve üç, orgeneral ol veya olma, o makamda oturuyorsun diye iki dudağının arasından çıkanlar kanun olamaz!”

Bunları o gün için söylemişti Aziz Nesin, günümüze dair değil. Ama ne ilginçmiş değil mi? Evet bazen haklıyken de mağlup olunuyor. Puşkin’in kendisini düelloya çağıran subaya karşı düelloyu kaybetmesi gibi mesela…

FedericoGarcia Lorca, çok yönlü bir sanatçı ve çok renkli bir kişiliktir. İspanya iç savaşı öncesi elit konumuyla toprak ağalarıyla, feodal beylerle de oturup kalkan bir insandır. Ama Franko faşizmine ilk direnenlerden biri o olduğu için ilk kurşuna dizilenlerden bir de Lorca olmuştur…

Nazım Hikmet’e yıllarca en ağır koşullarda en ağır eziyeti edenler, onun direncini bir parça olsun kırmak istediler de kırabildiler mi? Bir gemide gözleri bağlıyken, ayakları dibinde şarjör boşalttıklarında kılının bile kıpırdamadığını, Vala Nurettin o duruma tanık olanlardan aktarmıştı bizlere. Sonraki yıllarda tutsaklığı devam ederken Nazım, bu tür keyfiyatların bitmeyeceğine emin olduğu gün, yanında bulunan ve sonradan ressam olacak olan Balaban’a,

“Sen hep oruç tutarsın değil mi?” diye sormuştu.

“Tutarım Şair Baba” cevabını alınca,

“Bu sefer ben de oruç tutacağım.”

“Ama sen hiç oruç tutmazsın ki?”

“Ben ölüm orucu tutacağım” demişti… Bugün bir çok aydının,  Nazım’ın açtığı yolda ve tavırla devem ediyor olması ne mutlu!

Bu tür örneklerden daha da söz etmek mümkün. Ama hepsinin dönüp dolaşacağı yer, sanatçı kimlikli insanların aydın tavrına çıkacaktır!

Sözü daha da uzatmaya gerek var mı, bilmiyorum. Tarihin sayfaları, özetlemeye çalıştığım kişiliklerle veya kişiliksizliklerle doludur. Bir sanatçının mezar taşı olur veya bir çoğu gibi, mesela Mozart veBethowen gibi olmayabilir de. Olan mezar taşlarında rutin bir şeyler de yazar kuşkusuz. Ama o sanat insanının yaptıkları insanlığın doğru yönde ilerlemesini sağlamıyorsa neye yarar? Yani tarihte o kişinin ne yaptığıdır insanlığı ilgilendiren.

Ötesinin önemi var mı?..

Ahmet Can Akyol