Ceylan’ın ardından…

Gözlerime astılar seni…

Ceylanım kör oldum ben…

Ne havan topu ne mermi…

Senle vuruldum ben…

Hazandı, mevsimlerin en güzeliydi, havada ılık bir meltem esintisi, gökyüzü aydınlık. Güneş tüm Kürdistan’ı ısıtıyor, kuşlar kanat çırparak, havada daireler çizip duruyordu.

Ceylan annesiyle pazarlığa oturmuş, “Makarna yaparsan koyunları, keçileri otlatmaya götürürüm, yapmazsan götürmem.”

Saliha kıyamazdı kocaman gözlü Ceylanına… Kim kıyardı ki ona. Evin sevgilisiydi. Onsuz hayatın tadı tuzu olmazdı. Annesi Ceylan’ın gözlerinin önünde tencereye su doldurdu, kaynaması için ateşin üstüne bıraktı. Annesinin yanaklarından öpüp güle oynaya çıktı evden Ceylan. Koyunları, keçileri önde o arkada uzaklaştılar…

Annesi Ceylan’ın parçalarını eteğinde topladı…

Bir patlama sesi duyuldu.

Kulakları sağır eden bir sesti. Kimse önce ne olduğunu anlayamadı.

Ceylan’ın annesi koştu… Ağabeyi koştu… Köylüler koştu… Arkadaşları koştu…

Önce ağabeyi gördü Ceylan’ın parçalanmış bedenini. Ceylan’ı o halde görmemesi için arkasından gelen annesini engellemek istedi ama o an anneyi durdurmaya hiçbir insanın gücü yetmezdi. Annesi öyle bir çığlık attı ki yer gök inledi.

Ceylan’ın bedeninden saçılan parçalarını ağaç dallarından, taşların üstünden, otların arasından topladı Saliha. Ceylan’dan geriye kalanları eteğinin içine koydu. Asker geldi, polis geldi. Yazdılar, çizdiler ve gittiler.

Sonra toprağı kazdılar. Ceylan’ın parçalarını bir mezara koydular. Başına bir de taş… Ceylan’ı dağda vurdular. Makarnasını yiyemedi. Bir daha o eve dönemedi, annesinin koynuna giremedi, ona sarılamadı.

Zulüm bizdense…

Ceylan’ın katledildiği günü asla unutamam. O gün Diyarbakır’da olayı duyduğumda dişlerimin nasıl kilitlendiğini, bu coğrafyada her dönem çocukların ölüme nasıl mahkûm edildiğini ve bu trajedinin hiç bitmeyeceğini düşünerek düştüm Lice yollarına. Diyarbakır-Lice arası yanılmıyorsam 90-100 km falandır ve yaklaşık arabayla bir saatte gidilir. O bir saat günler, aylar, yıllar gibi uzayıp durdu. Karşılaştığım manzara karşısında aklıma İsrail ordusu tarafından öldürülen Amerikalı barış aktivistiRachelCorrie’nin “Zulüm bizdense ben bizden değilim” sözleri gelmişti.

Ceylan Önkol, 28 Eylül 2009 günü Diyarbakır’ın Lice ilçesinde hayvanlarını otlattığı sırada Yayla Karakolundan atılan havan topu ile parçalanarak can verdi. Ceylan’ın arkasından yazılar yazıldı, ağıtlar yakıldı, yargı süreci başladı ve sorumluların cezalandırılması istendi. Her şey ayan beyan ortadaydı. Ne var ki ayan beyan olanın üstü örtüldü, sorumlular buharlaştırıldı. Pek çok olayda olduğu gibi Ceylan’ın ölümüne neden olan hiç kimse cezalandırılmadı. Yetkililer yıllarca top çevirip durdular.

Patlamaya ilişkin Makine ve Kimya Endüstrisi (MKE) Kurumu Genel Müdürlüğü’nün yaptığı kriminal inceleme sonucunda hazırladığı raporda, patlamaya neden olan cismin “40 mm bomba atar mühimmatı” olabileceği belirtilmişti. 4 Nisan 2013 tarihinde ise Ceylan’ın ölüm nedeniyle ilgili şüpheliler hakkında, “görevini kötüye kullanmak” suçlamasıyla açılan soruşturmada, Lice Cumhuriyet Savcılığı tarafından takipsizlik kararı verilmişti. Avukatlar dava dosyasını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) taşıdı.

Ceset başında ifade…

Failler hakkındaki takipsizlik kararıyla yetinmeyen savcılık, Nisan 2014 tarihinde bu kez dosyadaki mevcut delil ve raporların faillerin tespiti için yetersiz olduğunu iddia ederek, faillerin tespit edilmemesinden dolayı “daimi arama” kararı verdi. Verilen bu karar, dosyanın zaman aşımı ile yüz yüze bırakılması olarak yorumlandı.

Yine savcılık, suçlamayı “taksirle ölüme neden olma suçu” olarak değerlendirdiğinden zaman aşımı süresi de 30 yıldan 15 yıla düştü. Ceylan’ın ağabeyi nizamiyeden geçerek girdiklerini belirttiği jandarma karakolunda ifadelerinin nasıl alındığını da anlatmıştı. Bütün aile bireylerinin ifadesinin Ceylan’ın parçalanmış cesedinin yanı başında alındığını açıklayan Rıfat Önkol, “Ceylan’ın cesedinin yanında 3-4 saat ifade verdik. Karakol bahçesinde kardeşimin cesedine inceleme yaptılar, daha sonra da Ceylanımızı battaniyeye, anamın eteğine sardık. Alıp götürüp defnettik” demişti.

Bu ülkede Ceylan’ın ölümüne neden olanlar korunup kollandığı için çocuklar hayatını kaybetmeye devam ediyor. Böyle olunca sorun sadece karakolda havanı ateşleyen birkaç asker değil haliyle… Daha fazlası var.

Yargı askerleri korudu…

Ceylan’ı karakoldan havanı ateşleyen askerler vurdu.

Lice’deki yargı askerleri korudu.

AİHM sessiz kalarak suçun üstünü örtenleri cesaretlendirdi.

Siyasi irade “askerlerin terörle mücadeleye ilişkin morali, motivasyonu bozulur” gerekçesiyle hesap sormadı.

Toplum Ceylan’ın ölümüne sebep olanlardan yargı yoluyla hesap soramadı.

Çocuk ölümleri kaderimiz olmasın…

Ceylan’ın katledilmesinin üzerinden 9 yıl geçti. Yaşamasına izin verilseydi belki de şu an üniversite okuyan genç bir kadın olacaktı. Büyümesine, okumasına, sevmesine, âşık olmasına izin vermediler. Sadece Ceylan’ın değil, Ceylan’ın ardından da yüzlerce çocuk polis, asker, korucu kurşunu ile katledildi. Bodrumlarda yakıldı. Mayın patlaması sonucu ve zırhlı araçların, akreplerin çarpması sonucu da katledildi. Bu ülkede çocuklara reva görülen zulüm bunlarla sınırlı değil. Henüz ömrünün baharlarında bedenleri cinsel istismara uğramakta çocuklarımızın. Leyla ile Eylül cinnet geçirmiş bu düzenin son kurbanları oldular. Çünkü düzenin başındakiler tecavüze uğrayan Ensar Vakfındaki çocuklar için, “Bir kereden bir şey olmaz” demişti. Babayı kızına “reva” görmüşlerdi. Aklınız alıyor mu hiç, henüz iki, dört, sekiz veya on yaşındayken çocuklarımız tecavüze uğruyor, katlediliyor. Bunun ötesinde başka bir “dünyanın sonu” hikâyesine hacet var mı?

Şimdi hepimiz çok ağır hukuki, insani, ahlaki ve vicdani bir sorumlulukla karşı karşıyayız.

İbni Haldun “Coğrafya kaderdir” demiş. Çocuklarımızın katledilmesi de kader olmamalı.