DAM Katlimın 80. yılında PİRHA’ya konuştu

Dersim soykırımının ilk adımı kabul edilen 4 Mayıs 1937 yılında alınan Bakanlar Kurulu kararının yıl dönümünde Dersim’de, katledilenler için Seyit Rıza Meydanında anma etkinlikleri yapılıyor. Katliamının yıl dönümü dolayısıyla Dersim Araştırmalar Merkezi’nden Hüseyin Ayrılmaz, Ferhat Tunç ve Selman Yeşilgöz PİRHA’ya konuştular. 

Neden 4 Mayıs? 4 Mayıs’ı hazırlayan süreç neydi?

Hüseyin Ayrılmaz:  ”Şeytan Köprüsü, üzerinde bulunan karakola Seyit Rıza ve adamları bir baskın düzenledi ve bu baskında 33 tane asker öldürüldü” haberleri kamuoyuna yayıldı. Böylece kamuoyunun iknası da hazırlanmış oldu.  Yani bu Dersim isyanının nedeni sayıldı. Oysa ne tarih kitaplarında ne de genelkurmay belgelerinde böyle bir baskının olduğu ve 33 askerin öldürüldüğü olayı var.

Asıl olay, 1937’nin 21 Mart gecesi devletin silah geçirmek için kullandığı Pah Köprüsü’nün Demenanlar, Haydaranlar ve Yusufanlar tarafından yakılmasıdır. Bu süreçten sonra Devlet, Demenan, Haydaran, Yusufan bölgesinde geniş çaplı bir operasyon başlatılıyor ve bazı köyler yakılıyor.

Dersim’e karşı zaten devletin bir hazırlık süreci vardı.  1935 yılında Tunceli Kanunu çıkarılması, 1936 yılında silahların toplatılması kararının alınması Dersim’e bir operasyon düzenleneceğinin zemini olarak görülmektedir.

Ve neticede bakanlar kurulu toplanarak 4 Mayıs günü Dersim’e operasyon kararı alıyor. Dört ay süren operasyonlar sonucu resmi belgelerde, ölen 29, 30 asker, 350-400 Dersimliden söz ediliyor. Biliyoruz ki 4 Mayıs Bakanlar Kurulu kararı Dersim’deki direnişçi aşiretlere  yönelikti. Onların tabiri ile ”belini kırmaktı.” Bunu Dersim önderlerinin tamamının 37 yılında öldürülmesinden de anlıyoruz.

Ferhat Tunç: Yaratılan algı Dersim’de bir isyan olduğuna inandırmaktı. Dersim’de yetişen kuşak hakikaten de Dersim 37, 38’de bir isyan olduğunu ve devletin haklı olarak bu isyanı bastırdığı noktasındaydı. Bu yüzden biz kendi tarihimizle yeteri kadar ilgilenemedik ve yaşanan vahşeti sorgulayamadık. Aradan yıllar geçtikten sonra Dersim’de olan bitenle ilgili konuşulmaya başlandı ve hepimiz kendi tarihimizi, ecdadımıza yapılan bu mezalimi konuşmaya ve bir şekilde aktarmaya başladık. Tarihsel olarak gerçekleri görmeye, anlamaya başladığımız noktada Dersim’de bir isyanın olmadığını ve 4 Mayıs bakanlar kurulu kararıyla aslında Dersim’de öngörülenin bir soykırım operasyonu olduğunu gördük.

Ancak hala bu tarihsel gerçeklerle yüzleşilmemiş olması ”isyan vardı ve devlet haklı olarak bu isyanı bastırmıştır” argümanı ne yazık ki hala etkilidir. Dersim meselesi bir tartışma konusu olmanın ötesine çıkarılmalı artık.

Selman Yeşilgöz: 1930’larda başlayan süreç, bu gün hala devam etmektedir. O gün raporlarda yer alan Dersim’de suların önünün bentlerle kapatılması, halkın sürgüne gönderilmesi, 84’lerde orman köylerinin boşaltılması, 90’larda köy yakma ve boşaltmaları, bugün Munzur çayı ve Harçik çayı üzerindeki baraj politikaları, inanç yerlerinin baraj altında bırakılması olarak devam ediyor.

H.A: Bu isyan olayında bir muamma var. Biz isyan edersek sanki onların bizi kırması normalmiş gibi bir algı yaratılıyor. Velev ki biz isyan ettik.  400-500 yıl devlet burada istediği egemenliği kuramadı. Eğer bu direnişse Dersim’de bir direniş vardı. İsyandıysa da evet Dersim’de isyan vardı. Kendilerine ait dilleri vardı, kültürleri vardı, inançları vardı. Senin dayattığın tekçiliği kabul etmemesi kadar normal bir durum da yoktur. Ama sen bunu isyan nedeni olarak görüp o toplumu soykırımdan geçiriyorsan burada esas itibariyle sorumlu sensin. Yani bu işi planlayan, yapan, devreye koyan da sensin.

Yakın tarihimizde buna benzer çok olay yaşandı. Yani onun sonrasında o vahşetin üzerinde çok ciddi çalışmalar yürütüldü. Sinemalara konu oldu, romanlara, edebiyata, her şeyin esin kaynağı oldu neredeyse. Dersim’le ilgili böyle bir çalışma hiç yürütülemedi. Bunun sebebi neydi? Neden bu tür çalışmalar yapılamadı? Yakın tarih olması itibariyle tanıkları bile hala yaşıyor. Kapsamlı bir çalışmanın olmamasının bir sebebi var mı sizce? Gerçekten bir isyan mı vardı Dersim’de?

F.T: Uluslararası alanda böylesine büyük bir vahşetin sessizlikle geçiştirilmesinin bir zemini vardı. 1990’lara varıldığında bambaşka bir dünya gerçeğiyle karşı karşıyaydık. Yahudi soykırımıyla daha çok gündeme gelen bir savaş söz konusuydu.

Öte yandan, Türkiye’de ulus devlet zihniyetine dayalı bir yeni rejim sistem yaratıldı. Türk İslamcı bir anlayışla bir devlet yapısı oluşturuldu. Ulus devlet anlayışı, zihniyeti farklı olan her şeye düşmandı. Dersim Kürttü, Dersim Aleviydi. Bu yüzden Dersim de düşmandı. Ve bu soykırıma uğraması için yeterli tek nedendi. Ama Dersim dilini, inancını korumaya dönük bir direnme refleksi gösterdi. Devlet ise bu direnişi isyan adı altında halkın topyekûn kıyımdan geçirilmesiyle kırmaya çalıştı.

Herkes kayıtsız mı kaldı bu işe? Yani dünya da sanki kayıtsız kalmış. Türkiye’deki diğer kesimler de sanki kayıtsız kalmış. Bir kabullenme mi var Dersim soykırımıyla ilgili?

H.Y: Bize göre Dersim yalnızdı, Dersim sahipsizdi. Ne bir basın mensubu görebildi, ne de dış ülkelere bildirebilecek Nuri Dersimi ve Alişer dışında herhangi bir entelektüel vardı.

Sosyalist ülkeler ise, “Türkiye’den verilen raporlarla gerici bir ayaklanmadır, feodal bir ayaklanmadır. Görevimiz yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin yanında yer almaktır” gibi ifadeler kullanarak, yeteri kadar duyulmasına önayak olamadılar.

Bununla ilgili tek çabayı uluslararası alanda belli ülkelerin konsolosluklarının kendi devletlerine yazdığı raporlar ile Nuri Dersimi’nin yazdığı mektuplar var. Dış ülkelerin bu katliamı duyurması dışında Dersimlinin derdine bir devam olur muydu sorusunun cevabı da bir muamma.

S.Y: Uluslar arası alana aktarabilecek kaynakların ve entelektüellerin olmayışı dışında TKP’nin, sosyalist enternasyonele sunduğu ‘’ Dersim’deki ayaklanma gerici bir ayaklanmadır, feodal bir ayaklanmadır’’ ifadelerinin yer aldığı rapor, Sovyetler Birliği gibi ülkelerin Dersim’i sahiplenmemesindeki en büyük etkendir.

70’lerden sonra başlayan entelektüel aydınlanma, gençlik hareketlerinin başlamasıyla beraber de yine Dersim ikinci planda kaldı. Türkiye’de bir devrimin gerçekleşmesiyle tüm sorunların çözüleceği düşüncesi de Dersim katliamının gün yüzüne çıkmayışında bir etkendi.

Ancak 90’ların siyasi arenası ve 2000’lerin bu yöndeki çabaları, günümüzde Dersim’in daha konuşulmasına zemin yarattı. 90’lar da ki örgütlülük hali köy yakma ve boşalmalarının görünürlüğünü artırmada çok önemliydi.

Bazı olaylarda belge istenir. Dersim’le ilgili de uluslararası düzeyde bu tür sıkıntılar yaşandı. Nedir belge? Ne var elinizde? Hâlbuki yaşayan canlı tanıklar en iyi belgeydi. Bunlar ne kadar kayıt altına alınabildi? Ne kadar yararlanılabildi bunlardan? Edebiyata, sanata ne kadar dönüştürülebildi?

H.A: Dersim kanunla katledilmiş bir halk. Dünya’da örneği yok. Bir belgeye de ihtiyaç yok aslında bunu kanıtlamak için ama ne var derseniz. 1994’ler Dersim Derneği olarak çıkardığımız Dersim Dergisi, o dönem yaşlılarımız ve tanıklarımızla yaptığımız röportajlar bir arşiv niteliği büründürdü. Bazı arkadaşlarımız yayınlanan röportajları bir kitaba dönüştürdü. Romanlar çıkarıldı, çeşitli belgeler kitap haline getirildi.

Öte yandan müzikte küçümsenmeyecek derecede mesafe kat ettik.  Dersim müziği diye ayrı bir olgu var. Sinema ve görsel basın olarak baktığımızda kör topal bir şekilde kendimizi ve derdimizi anlatmaya çalışıyoruz. Sinema dünyasına taşıma konusunda henüz gerilerdeyiz.

Kazım Öz bu noktada bir kapı araladı. Bundan sonra da Dersimlilerin önünde bu görev duruyor. Bunu dünyaya anlatmaları gerekiyor diye düşünüyorum. Ama bundan ziyade bizim yapacağımız en güzel şey, her 4 Mayıs’ta bütün Dersimlilerin akşam karanlığında kendi evlerinin önünde, kendi penceresinin önünde “Deruo Derxanû ma waym” diyerek ölenlerin anısına akşam bir mum yaksın. Bu her şeyden daha değerlidir.

F.T:  Türkiye’de o zaman başını TKP’nin çektiği bu rapor trafiği Sovyetlerin Dersim’e kayıtsızlığını da beraberinde getirdi. ‘’Dersim’de feodal bir ayaklanma var. Dolayısıyla laik, demokratik cumhuriyet, yeni kurulmuş T.C. haklı olarak bunları yola getirmeye çalışıyor’’ yaklaşımı Türkiye solunu da etkiledi. Sol cenahta bulunan Dersimliler bile Dersim’de yaşananların bir isyan olduğunu ve dolayısıyla bir feodal ayaklanma olduğunu düşünüyordu.

Kendi pratiğimden yola çıkarak belirteyim; Dersim dediğim için üç yıl boyunca DGM’de yargılandım. Sırf konserde üç kere üst üste Dersim dediğim için.

Hakikaten 1994’lere kadar tabu sayılan Dersim, üzerine daha çok konuşulan bir mesele olmaya başladı. Bunda 90’ların başında kurulan Tunceliler Derneği’nin katkısı büyüktür. Derneğin çıkardığı Dersim Dergisi hakikaten kapatılmasına, yasaklanmasına, baskılara rağmen çıkıyor olması büyük bir başarıydı. Ayrıca yaptığımız konserlerde dile getirdiğimiz zazaca klamlar bir uyanışı da beraberinde getirdi.

Dersim tarihi sözlü tarihtir. Ve biz bir çok şeyi o klamlardan öğrendik. Dersim’in tarihsel acılarını taşıyan ozanlarımızı ozanlarımızı sadece Dersimlileri eğlendiren figürler olarak, insanlar olarak gördük ve öyle tanıdık. Oysa klamlarında, düğünlerde bile dile getirdikleri gerçekler Dersim’in yaşanmış acılarıydı. Biz kendi ozanlarımızı, dengbejlerimizi ne yazık ki çok geç keşfettik. Müzikte bu kadar gelişmemizin nedeni işte bu acıları aktarma biçimimizdir.

Bugün ciddi anlamda Dersim ile ilgili önemli çalışmalar var. Dersim Araştırmalar Merkezi de onlardan bir tanesi.  Amacı, Dersim tarihini, kültürünü dolayısıyla coğrafyasını tehdit eden ne varsa bunlarla ilgili önemli çalışmalar yapmak ve bunları gün ışığına çıkarmaktır.

Sinema dediğimiz noktada ise Dersim’i anlatırken artık şu belgesel furyasından kurtulmamız gerekiyor.  Şimdi gerçek anlamda sinemada, uluslararası alanda bu tarihsel gerçeği, burada yaşanmış trajediyi dünyaya aktaracak çok önemli sinema filmlerinin yapılması lazım. Kazım Öz  Zer filmi ile bir kapı araladı.  Öncülük etmiştir. Bundan sonrasına bakmak lazım. Bizim de DAM olarak bu anlamda uluslararası boyutu olan bir çalışmamız var. Bunun da sonuçlandırmak için çok yoğun bir çaba içindeyiz.

S.Y:  DAM’ın bundan sonraki süreçte atacağı adım geçmişteki çabaları ve çalışmaları daha ileriye taşımada yönündedir.  Dersim’i unutmama ve unutturmama yönündeki çabalarımız da devam edecek.

Önünüzde ne tür tasarılar var? Bu tür soykırımların yapıldığı her yerde o soykırımı ifade eden bir anıt mutlaka vardır. Buna yönelik bir çalışma var mı? Dersim’in bütün bölgelerinde katliamlar olmuş, çok ciddi bir şey var. Bu tür yerlere yönelik küçük çaplı da olsa oraları tanıtan, en azından oraya bir şey bırakıp evet burası bir soykırım merkezidir, alanıdır diye önünüzde var mı buna benzer çalışmalar?

H.A: DAM olarak Dersim Belediye Eş Başkanı Nurhayat Altun cezaevine girmeden önce, merkezinde belediyenin olacağı Dersim kurumalarıyla ortaklaşa bir proje başlatma aşamasındaydık.

Bir anıt projemiz bir de iki film projemiz var. Eğer belediyeye el konulmasaydı bununla ilgili somut bir adım atılmış olacaktı.

Seyit Rıza’nın eviyle iliği düşüncelerimiz var. Orada bazı şeylerin sergilenmesi fikri vardı. Dersim’de süren yasak bölge durumu ve bir de ne olacağı konusunda endişelerimiz olduğu için şimdilik bekliyoruz.

F.T: Geçmişte özür diyen bir hükümet şuan tüm yetkileri toplayan bir erk haline geldi. Özürle bir çok şey değişir sandık. Ama maalesef geldiğimiz süreç bizi yanılttı. Roboski ile başlayan süreç, Kürt coğrafyasının yerle bir edilmesiyle devam etti. 1938’de Dersim’de yaşanmış manzaralar ve tablolarla bugün karşı karşıya bırakıldık.

Projelerimiz noktasına gelirsek, katliamın gerçekleştiği yerlere dönük bir anıt çalışmamız vardı. Seyit Rıza’nın konağıyla ilgili ‘’yuvarlak oda’’ dediğimiz Dersim’in adalet kurumunu yeniden hayata kazandırmayı planlamıştık. Ama ne yazık ki son iki yıl  yeniden başlayan çatışmalar bu planımızı geri plana taşıdı.

Saldırılar var, coğrafya bir bütün olarak terörize edilmiş. Ama en önemlisi de coğrafyanın sulara boğdurulması noktasında önemli bir devlet politikası gündemde. Buna karşı da Dersimlilerin çok uyanık olması gerekiyor. Dersim’de hiçbir şekilde vadilere bir çivinin bile çakılmamasına izin vermemesi gerekiyor. Burada Dersim halkına çok önemli görev düşüyor. Her şeye rağmen Dersim’i savunmak lazım. Dersim’in değerlerini savunmak lazım ama en önemlisi de Dersim’in coğrafyasını bu tehditlerden kurtarmak gerekiyor. Barajlara asla izin vermemek gerekiyor.

S.Y: Dersim belediyesiyle beraber Dersim’de bir Dersim müzesi oluşturmak bizim için çok kıymetli bir düşünceydi. Dersim’in dili, tarihi, inancı, katliama yönelik belge, bilgi, dokümantasyonların çok geniş bir şekilde yer alabileceği bir Dersim müzesi düşüncemiz vardı.

Bir diğeri de 37, 38 veya o dönemin Dersim ileri gelenlerinin, Dersim’in şahsiyetlerinin biyografilerinin de içinde yer aldığı onları tanıtan yayınlar, kitaplar üzerinde de bir çalışmamız olacak.

Bu yıl ki anmaya ilişkin neler var İstanbul’da, Dersim’de ya da diğer illerde?  

H.A: Dersim kurumlarının ayrı ayrı anma programı Dersim Araştırmalar Merkezi aracılık yaptı.  Böyle bir şeyin olmaması gerekiyor ve süren kısa tartışmalardan sonra kurumlar tekrar bir araya geldi. Bu sene hem İstanbul’da hem Dersim’de anma yapılmak  isteniyor. Ama Dersim’de sanki biraz problem var gibi. Dersim’de kesinlikle anma yapılacak. Ayrıca İzmir, Ankara zaten anma yapıyorlar. Ama merkez olarak iki yer düşünülüyor. İstanbul ve Dersim.