Dersim’de Çevrekırım, Kültürkırım Toplamında Hafızasızlık ve Asimilasyon

Ecocide, soykırıma yol açan bir pratik olan çevrekırım anlamına gelir. Çevrekırım, doğanın geniş anlamda tahribi, tüketilmesi veya doğal eko-sistemin kirletilmesi nedeniyle sağlık, hayatta kalma, doğurganlık, yeniden üretim, besin temini zorluğu ve zorunlu göç ile sonuçlanması anlamına gelir.

Çevrekırım, nüfusun fiziksel kırımının, planlasın ya da planlamasın soykırım benzeri sonuçlar doğuracağından, bir tür soykırım olarak tariflenmektedir. Buna dair en çarpıcı örneklerden biri Saddam Hüseyin’in onun kurallarına karşı gelen 500.000 göçebe bataklık Arap’ını cezalandırmak için bataklıkları kurutmasıdır. Bu yaşam biçimine odaklı 500 bin kişi bataklıklar kurutulunca, binlerce yıllık yaşam kaynağı ve biçimi sona ermiş oldu. Dolayısıyla zorunlu olarak göç etmek durumunda kalınca da günümüzde çevrekırım, kültürel kırım ve aynı zamanda siyasi bir soykırım olarak adlandırılacak olan, bir toplum/topluluk olarak ve onun tarafından  yaratılan kültürü ortadan kalktı. Yani o güne kadar mevcut olan tüm yaşama biçimi, bu yaşama biçimini çevreleyen kültür, doğa, inanç sembolleri ve bütün bunlardan biriktirdikleri yaşam bilgisi tamamen yok edilmiş oldu.

Milliyet ve ırk üzerine bina edilen toplumsal mühendislik projelerine fikslenen, kişi ve yönetimlerin kafalarına göre insan hayatını şekillendirme takıntısı, binlerce yıllık kültürü, bilgi birikimini, inanç pratiklerini, yaşam bilgisini, sanatını ve tarihini yok etmeye yol açarken, insanlık tarihinde geri dönülmez hasarlar yaratmaktadır. Dünya kültürel mirasları böylece adım adım bu hastalıklı politikalar ve bakış açılarıyla ortadan kaldırılmakta, dünya kültürü yoksullaştırılmaktadır. Özellikle II. Dünya savaşı sonrası biçim değiştiren ırkçı politikalar, artık öldürmeden öldürmenin stratejisi ile fiziksel insan ölümü gerçekleşmemiş olsa da bir toplumu, inancı, kültürü yok eden soykırıma (etnikkırım, kültürkırıma ve siyasi kırım) yol açmayı başarabilmektedirler. Yani tek tek insanlar değil ama toplum yok edilmektedir.

Çevrekırım görünüşte siyasi bir neden gibi algılanmayan biçimlerde de olabilir. Mesela bir bölgenin fabrika atıkları ile kirletilmesi, çevresel atıklarla bölgenin yaşam alanlarının kirletilmesi, sağlık sorunlarına yol açması gibi. Ancak özellikle de bir topluluğun özel yaşam alanıysa, yani o bölgeye bağlı olarak oluşan özel yaşam biçimi ve alanının yok olması anlamına geliyorsa, yani ekonomi politikaların yol açtığı bir motivasyonla yapılıyorsa bu zaten politiktir. Yani o toprakların/bölgenin/çevrenin, kültürel, ekonomik ve sosyal anlamda var oluşuna mal olan ekonomi-politik bir sonuç olarak her durumda politik bir konudur.

Bu anlamda çevrekırım kolonyal sürecin bakiyesi olarak, özellikle devletlerin etnik, dinsel ya da siyasal amaçlarla tektipleştirmede kullandıkları politik bir araçtır. Devletin tüm olanaklarını seferber ederek hedefledikleri topluluğun kendisini, en azından rahatsız oldukları özelliklerini ortadan kaldıracak politikaları için sıkça kullanmaktadırlar. Bu politik tutumun son yıllarda daha yoğunlaşmasının nedeni ise neo-liberalizmin aşırı kar hırsı ile doğayı metalaştırmaya çalışma çabasından da faydalandığı ivmedir. Her durumda burada yaşayanları oradan çıkararak, doğa üzerinde tamamen hakim olmak ve hiçbir ek çaba ve harcama yapmaksızın, sınırsız bir keyfiyetle oradan kar etme amacını güden istemden de feyz alır. Kötü de olsa çevre halkından yana olan yasal mevzuattan kaçınmanın ötesinde, şirketlerin karlarını kayıracak yeni düzenlemeleri daha sorunsuzca elde edecek bir hedef gözetilmektedir. Son yıllarda ülke parlementoları çevresinde oluşan lobicilik, aslında resmi bir rüşvet ağıdır ve şirketler/devletler istediklerini elde etmek için milletvekillerini, senatörleri, bürokratları ve bunlara ulaşacak diğer aracıları para ile satın alarak halkın aleyhine yasal mevzuatlar çıkarılmasını sağlamaya çalışmakta; şirketlerin aleyhine işleyecek mevzuatları engellemekte, sümen altı ettirebilmektedirler. Böylece amaçlarına engel olan yerli halkalardan kurtularak, onların doğayla ilişkilerini kıracak, onların elinden alarak şirketlere teslim edecek politikaları için de doğaya saldırmaktadırlar. Bu nedenle de literatürde çevrekırım özellikle indigenous yani yerli kavramı ile de özel bir bağlantı ile ele alınmaktadır.

Indigenious yani yerli halk tanımı BM, ILO Sözleşmesi 169’da: Bağımsız ülkelerde, kendilerini toplumun diğer kesimlerinden sosyal, kültürel, ekonomik konumları açısından belirgin olarak ayıran ve konumlarını kısmen ya da tamamen kendi gelenekleri ve görenekleri ya da özel hukuk ve uygulamalarla sağlayan kabile/aşîret (Tribal people) halkı; Bağımsız ülkelerde kökenleri açısından yerlisi oldukları ülke, veya coğrafik bölge işgal ya da kolonileştirildiği dönemde yerli olarak tanımlanan ve yasal statüleri statülerinden bağımsız olarak kısmi ya da tamamen kendi sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasi kurumlarıyla kendilerini devam ettiren topluluklar‘ olarak tariflenmektedir. Dolayısıyla da ILO 169 bu toplulukların toprak ve self determinasyon haklarını korumayı hedeflemektedir.

Bu tariflemeye baktığımızda Dersim, etnik ve dinsel özellikleriyle birlikte çok özel bir statüye sahip olan, tamamen indigenious/yerli halk tarifi içine düşen bir bölgedir. Çok uzun yıllar kendi sosyal, ekonomik ve siyasi kurumlarıyla özerk olarak varlık sürdürmüş ve bu konumunu belli bir oranda da hala sürdürmektedir. Bu anlamda çevresine yani doğasına yapılan her türlü saldırı aslında bu özel yaşam ve dolayısıyla etno-dinsel kültürel alanı tahrip ettiğinden, uluslararası belgelerdeki tanıma göre çevrekırım yani bir soykırım formudur. Bu nedenle gerek o bölgede yapılan barajlar ve gerekse de özellikle orman yangınları ile doğa üstünde uygulanan şiddet, tam olarak çevrekırım içine düşmektedir. Dersim’in özellikle Alevi inancının çevre ile interaktif ilişkisi düşünüldüğünde, esas olarak inancı hedeflediği de çok açıktır. Bu anlamıyla aslında uluslararası başka sözleşmelerin de devreye girdiği inanç özgürlüğüne direkt saldırı da eş zamanlı olarak düşünülmelidir. Bu ise hem ulusal hem de uluslararası hukukun ihlali anlamına gelmektedir.

Çevre, üzerinde canlı ve cansız ortaklığın ilişkisinin kurulduğu özel bir ortamdır. Dolayısıyla her ortamda o ortamın kendine has (unique) yapısını oluşturan, ona adapte olan türler, topluluklar, kültürler vardır. Bütün canlılar aslında simbiyotik, yani karşılıklı olarak birbirinden yararlanma, birbirine bağımlı bir varoluş sürdürürler. O nedenle belli bir ortamı yok olunca ortadan kalkan bir tür, zincirleme olarak başka yok oluşlara yol açmaktadır. Bu canlı varlık olarak insanı ve yine canlı bir oluşum olan sosyal toplulukları da kapsamaktadır. Örneğin Hazar Denizine kıyısı olan ülkelerin baraj inşası, nükleer ve diğer atıkların denize akıtılması sonucu denizin faunasında yarattığı sonuçlar, havyar üretiminde bir numara olan bölgede balıkların yaşam ortamının yok olması, akabinde geçim kaynakları yok olan çevre halkının yoksullaşması ve göçü ile ortadan kalkmaya kadar varması buna iyi bir örnek teşkil eder.
Dolayısıyla çevre ve insan ilişkisi çok özel bir ilişkidir. Bu ilişki esas olarak bir bilgi yığını da oluşturmuştur. Yani her kültür, topluluk aynı zamanda bir bilgi deposudur ve o özel ilişki kırıldığında aslında çok özel/unique olan o bilgi de bir daha geri dönülmeyecek biçimde yok edilmiş olur. Bu kültürel bir soy kırımdır ve bu kültürel kırımda dil başta olmak üzere müzik, halk hikayeleri, dansları, halk hekimlik bilgisi, inançlar, inanç felsefesi, danslar, seyirlik oyunlar, ritüeller gibi maddi olmayan kültür yanında; mimari, giyim, süsleme sanatı, ısıtma-soğutma teknikleri, gıda saklama, gıda üretimi, yemekler, döşemeler, dokumalar, renk boyamalar, kap kacaklar vb. gibi belli bir tarihsel aşamalardan geçen her şey yok olmuş olur.

O nedenle başta orman yangınları ve barajlar olmak üzere, Dersim’de bilinçli bir çevrekırım pratiğiyle, esas olarak oradaki etno-dinsel kültürel ortamı hedeflediği açıktır. Burada toplu olarak varlık bulma, o kültür ve inancın kendisini devam ettirmesini sağlamaktadır. Bir toplumun varlığı, toplu(m) olarak bir arada olmaları, o özel çevre içinde, gündelik ilişki ve üretim ile varoluşu ile mümkündür. Kültür yaşayan canlı bir oluşumdur ve gündelik olarak üretimi-tüketimini şart koşar. İnanç ise kültürün en temel dayanaklarından biridir ve bir toplumun var oluşunda, normatif oluşuyla sosyal anlamda en büyük düzenleyicilerden biridir. Hele Alevilik bu konuda en özel inanç türlerinden biridir.

Dolayısıyla buradaki etnik ve inanç dokusu, özel bir buluşma ile çok kendine özgü ve eşsiz bir kültür yaratmaktadır. Ve bu özel ilişki, Dersim’i en eğitimli ve bilinç seviyesi yüksek bir yer haline getirebilmektedir.  Gelişmiş demokratik ülkelerdeki seviyeye en hızlı yaklaşan bir hızdadır ortam. Ensestin görülmediği yerdir. Çocuk evliliğinin yok olduğu, kadına yönelik şiddetin bitmeye yakın olduğu ve dolayısıyla aslında üzerine titremesini gerektiren özel bir yerdir. Adli suç oranın sıfıra yakın olduğu bir yerken, “politik suç” oranın yüksekliği, esas olarak toplumu geren tek tipçi, rantçı radikal politikaların sonucu yapay üretilmiş bir suç kataloğudur. Dolayısıyla aslında suç olmayan, daha çok sağlıklı ve eğitimli bir toplumun gösterdiği reflekslerin otoriter rejimlerce bir suç olarak tariflenmesiyle zoraki suç olarak kodlanmış davranışlardır.  Oysa orada suç olarak tariflenen pek çok edim, dünyada demokratik sivil toplumun beklenen tepkileri olarak, demokratik ülkelerde teşvik edilen edimlerdir.  Bu anlamıyla Dersim’e yapılan müdahale politicide denilen aslında siyasi soykırımı da içeren bir konumdur. Yani merkezi tek tipçi politikaların asimilasyon politikalarına tepki gösteren bir konum olarak, siyasi bir soykırıma ve bu kapsamda da sistemli bir dışlanma ve ayrımcılığa tabi tutulmakta, kamusal kaynaklardan en ağır biçimiyle dışlanmaktadır.

Tek tipleştirmenin yani Türkçü-İslamcı, homojenleştirme politikalarının Osmanlıdan beri Dersimi hedef aldığını, 1937-38’in bunu fiziki bir kırımla zirveye taşıdığını biliyoruz. Bu çerçevede zorla Sünnileştirmeye tabi tutulduğunu, Osmanlıdan başlayan gezici vaizlerden, 1980 sonrası Kenan Güven adlı misyoner/vali döneminde 5000 çocuğun Kuran Kursları ve İmam Hatiplere (ailelerine yanıltıcı bilgi de verilerek) asimilasyona tabi tutulduğu insanlığa karşı işlenen suçlar da vardır. Dersim 38’de binlerce Dersimli çocuk ailelerinden koparılarak, Türkleştirilmek ve Müslümanlaştırılmak üzere askeri ailelere hibe edildiler. Günümüze kadar çeşitli biçimlerde devam eden bu politikalar, şimdi bir yandan buradan orman yakma ve bombalamalarla insanlar korkutularak göç etmeye zorlanırken, öte yandan barajlarla bu toplumun birbiriyle ilişkisi kesilerek, kamulaştırma adı altında topraklarına el konularak yapılıyor. Gündelik hayat ilişkisi içinde barajlarla bölünen toplumun üyelerinin bir kısmı Bingöl’e, bir Kısmı Elazığ’a, bir kısmı Erzincan’a yöneltilerek aralarındaki temas kırılıyor ve böylece zorlandıkları yeni kentsel temaslarla etnik ve dinsel baskılanmaya maruz bırakılıyorlar.

Ancak bu baskıların en gizli kalmış yanı bence pusuda yatan maden politikaları ve bu maden çalışmaları ile bölgeye el konulma çabasıdır. Bununla birlikte işçi aileleri adı altında bölgenin demografisinin değiştirilme planları da yapılmaktadır. Mazgirt’e mülteci kampı meselesi inkâr edilse de ertelenmiş, ancak vaz geçilmemiş bir plandır. Buna madenlerle birlikte geri dönülecektir. Maden aramalarının bölge insanınca engellenmesi de bu demografik değişim planını güçlendirmektedir.

Kentin hafızasının silinmesi de bu çerçevede ele alınmalıdır. Mesela müze çalışmaları adı altında yapılan hafıza çalışmalarına ne oldu? Bu çalışmalarının sonuçlarına da bu anlamda Dersim Sözlü Tarih projesinde uygulanan metotlarla önce toplanıp sonra yok edilme riski hala vardır. Bu nedenle bu çalışmada rol alanların da sorumlukları ve bunun takibi önemlidir, çünkü topyekûn olarak kenti ve özel olarak etno-dinsel kültürü, yani Kürt Alevilerin hafızasına ve yaşamına yönelik ciddi bir müdahale uygulanmaktadır.

Dersimdeki çevre saldırıları, bu nedenle çok yönlüdür ve her durumda Dersim’e, her türlü börtü böceğine, suyuna, toprağına, diline, dinine ve kültürüne yönelik müdahalenin varlığı unutulmadan direnç pratikleri geliştirilmesini gerektirmektedir. İnsanlar, topluluklar kişilerin ve ideolojilerin malzemesi değiller ve olmamalıdırlar. Bu nedenle bu türden politikaların kenti yok etmesine, özellikle hafızanın temeli olan dilin ortadan kalkmasının önüne geçilmesi gerekir. Burada üniversitede göstermelik bir bölüme rağmen Kırmancki lehçesinin neden öğretilmediğinin de peşine düşülmesi gereken bir konudur. Çünkü Kırmanckinin ve Kurmancinin yok olma tehlikesi yükselmekte ve bu da dil içinde biriken tüm hafızanın silinmesi anlamına gelmektedir. Bu ise korkunç bir tehdittir o zaman toplumsal bir cinayette hayatımızı kaybetmiş olduğumuz anlamına gelir. Bu cinayet girişiminden sağ kurtulmanın yollarına bakmalıyız. Yani sadece hayatta kalmak en büyük politik tutum olacaktır, zira hayatın kendisi politiktir. Hele de şimdi…

Dilşa Deniz