Düşmanlık hukuku ve disiplini…

Yasa, genelge, tüzük, yönetmelik, mahalle baskısı gibi sindirme aygıtlarının yanı sıra rıza imalatı ve kültür endüstrisi de devreye sokularak sürü gibi güdülmeye hazır biat toplumu oluşturulmak istenir.

Hukuk; tekelci, sömürgeci iktidarların sistemlerini kalıcılaştırma ve meşrulaştırmada başvuracakları temel yasal düzenlemeler olarak tanımlanabilir. Hukukun adaletle bağı sorgulandığında en demokratikmiş gibi görünen devletlerde bile ancak bir yere kadar hak ve adalet kavramlarıyla bağdaştığı görülür.

Totaliter rejimlerde ise toplum yasalar aracılığıyla cendereye sokulur. Yasalara öyle kadiri anlamlar yüklenir ki bunlara birer tanrı buyruğu gibi uymak dışında herhangi bir düşünceyi akıldan geçirmek bile abesle iştigal sayılır. Aşina olduğumuz “şeriatın kestiği parmak acımaz” sözü bu durumu güzel bir şekilde özetliyor.

Günlük hayatın her anını ve alanını yasal düzenlemelere tabi tutmak mümkün olmadığından yasaların yetersiz kaldığı yerde genelde, tüzük, yönetmelik gibi mahallî amirlerin insaf ve inisiyatifine bırakılan düzenlemelere dayandırılan disiplin mekanizması yürürlüğe sokulur. Yasa, genelge, tüzük, yönetmelik, mahalle baskısı gibi sindirme aygıtlarının yanı sıra rıza imalatı ve kültür endüstrisi de devreye sokularak sürü gibi güdülmeye hazır biat toplumu oluşturulmak istenir.

Türkiye’de nasıl bir adalet sisteminin işlediği herkesin malumu. Tarafsız uluslararası gözlem kuruluşları Türkiye’deki yargı bağımsızlığı ve hukuk sisteminin aldığı pozisyonu çeşitli verilerle ilintilendirerek resmetmektedir. Sisteme ağır, aksak ya da topal gibi yakıştırmalar yapmak onun mağdurlarına haksızlık ve hakaret olur. Tekelci sömürü zihniyetine dayandığından yolsuzluk ve yozluktan bağımsız düşünülemeyecek bu çarka bulaşma habis kanser türü devasız bir ölümcül hastalıktır.

Bu tablonun en büyük mağdurları ve kurbanları cumhuriyet tarihinin tüm aşamalarında olduğu gibi muhaliflerdir. Çoğu yerde iç içe geçen geçişken kimliklere sahip muhalifler yani sosyalist devrimciler, Kürtler, feministler, anarşistler, etnik ve kültürel azınlıklar, cinsiyet özgürlükçüler kısaca kendi olarak kalmakta ısrar eden tüm kişi ve kesimler.

İstibdat rejiminin iktidarları tarafından muhaliflere reva görülmeyen uygulama kalmadı. Katliamdan geçirme, işkenceyle öldürme, idam etme, evini barkını yakıp, yıkıp malını mülkünü talan etmek ve daha akla gelebilecek her türlü icraat.

Zindanlara tıkıp militarist zor ve ceza baskısı altında ehlileştirip karşıtına dönüştürme bir ceza infaz rejimi halinde hep uygulana gelmiştir. Buna karşı duruşlarından taviz vermeyen devrimci muhalif tutsaklar katliamlara vardırılan uygulamalarla cezalandırılmıştır.

AKP’nin iktidara yerleştiği 2002 Kasım’ına gelindiğinde idam cezası Türk ceza sisteminden çıkartılmıştı. Kürt hareketi barışçıl mücadele yöntemlerine tevessül ederek silahlı mücadeleyi durdurmuştu. Toplumsal barış ve adaletin tesisi için son derece elverişli bir iklim mevcuttu.

Ancak AKP iktidarı sadece rengini yeşille bezeyerek imhacı, inkârcı totaliter rejimi aynen sürdürmeyi tercih etti. İdam cezası yerine bizzat muktedirlerinin de itiraf ettiği gibi öldürmeyi her ana ve alana yaymak devrimci tutsaklara karşı tümden kinci ve intikamcı bir zihniyetle kotarılmış yeni bir ceza infaz resmi oluşturuldu. Ha keza dünyada eşi benzeri görülmedik derecede orantısız ve zalim hapis cezaları daha ağırlaştırılarak Kürt toplumu somutunda tüm muhaliflere savaş ilan edildi.

AKP dönemine gelene kadar isnat edilen bir suçtan bir insanın ceza evinde tutulduğu en uzun süre 20 yıldı. 20 yıl hapis yatırılanlar da 12 Eylül sıkıyönetim mahkemelerinin idama mahkûm ettiği Kürt devrimcilerdi.

AKP iktidarı 2004 yılında meclisten geçirip 2005 yılı Haziran’ında yürürlüğe koyduğu ceza infaz kanunuyla devrimci tutsakların yıllardan beri canları pahasına elde ettikleri tüm hakları bir çırpıda yok etti. Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılanlar için uygulamaya geçirilen infaz rejimi öldürmekten çok daha ağır ceza infaz hükümleri içermektedir. İnsanların insan olmaktan kaynaklı en doğal nefes alma ve diğer insanlarla iletişim kurma hakkı başta olmak üzere her türlü hak ağır bir izolasyon altında ortadan kaldırılmaktadır.

Disiplin cezaları başlığı altında şarkı söyleme, halay çekme, sessiz kalma, açlık grevi yapma, beğenmediği bir yemeği almama, herhangi bir şekilde protesto ve tepkisini dile getirme ve daha akla gelebilecek her türlü insani doğal tutum, kınama, bazı etkinliklere katılmaktan alıkoyma, haberleşme ve iletişim araçlarından ve ziyaretçi kabulünden yoksun bırakma ve hücreye koyma gibi kanunda açıkça tarif edilmiş yaptırımlarla cezalandırılmaktadır. Bunların yanı sarı pratikte keyfi ve fiili engellemeler oluşturarak cezalandırmaların ise haddi hesabı bulunmuyor.

Bugün zindanlarda tutulan devrimci tutsakların çoğu adil olmadıkları için varlıklarına son verilen DGM’lerde 1990’lı yılların başında müebbet hapse mahkûm cezaya çarptırılan insanlardır. Demokratik bir ülkede olsa varlığı ortadan kaldırılan DGM’lerin kestiği cezalar yok hükmünde sayılır ve bu insanlar salıverilir ya da en azından yargılanmaları yenilenirdi ki bu durumda da uzun tutukluluk nedeniyle yine salıverilirlerdi. 2000’li yıllardan sonra tutuklanıp ağır hapis cezasına çarptırılan tutsakların çoğu ise FETÖ mensubu oldukları mahkemelerce kabul edilen mahkeme heyetlerince cezaya çarptırılmışlardır. Benzer durumdaki çok daha ağır cezalara mahkûm Ergenekon, Balyoz davası sanıkları bir bir salıverilip büyük tazminatlarla ödüllendirilirken devrimci tutsaklar çarptırıldıkları ağır cezalar ve içinde tutuldukları insanlık dışı koşullar yetmezmiş gibi disiplin cezası adı altında ekstradan ceza ve işkencelere tabi tutulmaktadır.

2014’te MGK’de uygulanması kararlaştırılan çökertme planının bir ayağını da zindan politikaları oluşturuyordu. Bu konsept o tarihten beri zindanlarda da adım adım hayata geçirilmektedir.

Konsept 12 Eylül’cü Esat Oktay zihniyetinin yeşil kılıfla maskelenmiş halidir. Esas hedefe devrimci tutsakları kimliksizleştirerek karşıtına dönüştürmektir. Bu konseptle tutsakların başta yemeklerini aldıkları tencerelere, günlük gazetelere, radyolara, kitaplara, dergilere el koyma suretiyle yaşam alanları ve olanakları daraltılmaktadır. Ailelerinin ikamet ettiği yerlerden binlerce kilometre uzak yerlerdeki zindanlara konan tutsakların memleketlerindeki zindanlara dönebilme şansı da teslimiyet ve pişmanlıkla koşullandırılmaktadır.

2018 yılına kadar ceza sürelerini dolduran tutsaklar disiplin cezası engeline takılıyorlardı. Ancak 2018’ten itibaren zindanlarda sessiz sedasız yeni bir uygulama yürürlüktedir. Artık disiplin cezası olmadığı halde ceza süresini dolduran tutsaklar serbest bırakılmıyor. Gerekçe ise pişmanlık göstermemeleridir. Yani bir davaya gönül verdiği için, 10.15,20,30 yıl zindanlarda en ağır işkenceler altında, insanlık dışı koşullarda direnen insanların yatmaları gereken ceza süresini doldurduklarında serbest kalabilmeleri için pişmanlık göstermeleri gerekiyor. Hatta iş bununla da bitmiyor nasıl olacaksa makul bir AKP’li yurttaş olduğunu kanıtlaması gerekiyor. Üstelik bunu düzenleyen herhangi bir yasa yönetmelik genelge vb. de bulunmuyor. Tek ölçü cezaevlerinde oluşturulan idare gözlem kurumlarının rızasıdır. Kurulların canı keyfi istemediği halde tutsaklara ¼ oranında fazla ceza yatırabiliyorlar ki şu anda bu fiilen yapılmaktadır.

Bu insanlar teslimiyeti, pişmanlığı kabul etselerdi zaten bunca sene bu kadar ezaya ve cezaya katlanmazlardı. Elbette bu konsepti oluşturanlar da bunun bilincindedir. Uygulamayla hala direndikleri için devrimcilere kin kusulmakta onlardan intikam alınmaktadır.

Uzun yıllar insanlık dışı koşullarda ağır işkencelere maruz bıraktırılarak zindanda tutulan tutsakların çoğu ağır hastadır. Bunlardan sadece durumları ölümcül olanlar ağır hasta tutsak listesi içinde konumlandırılıyor. 2016 yıllında Kırıkkale F tipinde yaşamını yitiren Aram Akyüz, bu yıl Bandırma T Tipi cezaevinde yaşamını yitiren Murat Saat ve belki de şu anda adlarını hatırlayamadığım birçok tutsak bu listeye dâhil değildiler.

Bu uygulamayla vaktinde tahliyeleri engellenerek birçok tutsak daha zindanlarda ölüme terk edilmektedir. Bana mektup yazarak ulaşan bir tutsak arkadaşım hastalığıyla ilgilenmeyen doktora “Bizi öldürecek misiniz, neden tedavimizi engelliyorsunuz?” dediğinde, doktorun yanında bulunan personelin kendisine “hayır biz öldürmüyoruz, devletin bizden istediği süründürmemizdir, süründürüyoruz” dediğini belirtiyordu.

Devrimci tutsaklar başka bir dünyanın düşü peşinde gençliklerinden feragat ettiler. On yıllardır akla gelebilecek her türlü insani haktan yoksun en ağır koşullar altında yaşıyorlar. Artık devlet onları idam edip öldürmüyor ama ucubeleştirip tanımsız bir varlığa dönüşmeyi dayatıyor. Bunu başaramadığından da kin ve nefretle süründürmeyi ve her ana yaydırılmış bir infazla ölmekten beter etmeyi büyük bir iştah ve keyifle gerçekleştiriyor. Bizler ise günlük koşuşturmalarımızın telaşı içinde artık onlar için üzülmekten bile yorulduğumuzu hissetmeye başladık!