Edebiyatta trajedi ve toplumsalcılık

“Sanat nedir?” sorusunun cevabından açılan geniş spektrumlu bir diyalektik alan söz konusudur Edebiyat ve Trajedi ilişkisinde. Sanat estetik bir alandır, dolaysıyla sanatta estetikten bahsedilirken kavramsal sakıncaların etrafında dolaşılacağının bilinmesi gerektiğini düşünenlerdenim. Elbette estetik bir başına anlam ifade etmez sanatta, lakin altını çizmek gerekir, estetik, sanat denen bütünü oluşturan en önemli ana bileşenlerden biridir. Bir nevi sezgi zemini üstüne kurulan omurgadır. Sanat ve toplumsal gerçeklik bağıntısına gelince, sanat toplumsal gerçekliği içinde barındırır, barındırmalıdır da,ama sanat kesinkes toplumsal sesleniş aracı değildir. Tam da bu noktada altı çizilmesi gereken bir detay var, toplumsal gerçekçilik sanat akımı da, algılayış ve yansıtış yönünden estetiği referans alır çünkü bir sanat akımıdır.

Trajedi ”Keçilerin türküsü” anlamına gelmektedir

Edebiyat ve Trajedi ilişkisine değinmezden önce, trajediye dair bazı bilgiler anımsanmalıdır. Trajedi (Tragedya) sözcüğünün kökeni, Antik Yunan dilindeki tragoidia’dan geldiği bilinmektedir. Kaynaklara göre tragos (keçi) ve oidie (türkü) sözcüklerinin birleşmesiyle oluşmuş “keçilerin türküsü” anlamına gelmektedir. Tiyatronun bir türü olan Trajedi, Antik Yunan’da kaynağını destan, mit ve efsanelerden alır. Trajedi, insanların hayatını, karşılaştıkları faciaları, hayatın acıklı yönlerini oyunlaştıran bir tiyatro türüdür. 17. yüzyıla kadar ve bu yüzyılda manzum olarak kaleme alınırken sonrasında nesir olarak da yazılmaya başlanmıştır. Önceleri konusunu ve karakterlerini hep yüksek tabakadan seçtiği halde, yine bu yüzyıldan sonra, konularını ve karakterlerini halk yaşayışından ve halkın içinden seçmeye başlamıştır.Trajedinin maksadının “insanın acılarının ifade edilerek seyircilerin ruhunda korku ve merhamet uyandırılması” olduğu kabul edilmektedir. Trajediler, korku ve acıma hislerini uyandırarak insanları kötü duygularından arındırmayı amaçlayan bir tiyatro türü olarak varlık göstermiştir. Trajedi her ne kadar tiyatro türüyse de aynı zamanda yazılı bir eserdir de. Trajedi, manzum ya da nesir olsun iki türde de dil ve estetiğe yaslanır dolaysıyla.

Edebiyatta Trajedi denince…

Trajedi sözcüğü doğduğu ve varoluşunu sürdürdüğü tiyatro alanından başka alanlara da eklemlenmiştir. Sözcük anlamı olarak tiyatro alanındaki gibi halk dilinde de acıklı bir olayı imlemek için kullanılmaktadır. Edebiyatta Trajedi denince,tematik olarak acıklı ve insanın merhamet duygusunu harekete geçiren olayları işleyen edebi eserler akla gelir. Edebiyat ve Trajedi ilişkisinin bir diyalektik alan olduğuna değinmiştik daha önce. Sanatta estetik ve sezgi ana bileşenlerdir, edebiyatta ise bunlara ek olarak “dil” faktörü belirleyici bir unsurdur. Trajedi işlense de işlenmese de bir edebiyat eserinde, dil ve biçim, içerikle birleşerek eserin kimliğini ortaya çıkarır. Bu savdan yola çıkarak Trjaedi’nin edebiyatta aslında tematik bir alan olduğu, edebi bir eserin koşulu olarak değerlendirilemeyeceği çıkarsamasına ulaşabiliriz.

Türkiye edebiyatı kendi topraklarında yaşanan trajedileri ne kadar duyumsayabilmiştir, sorusuna gelince, elbette bazı trajediler kendine yer bulmuştur, ama yalnızca bazıları… Bu biraz dönemsel reaksiyonların konusudur ve sanat akımlarının dönemleriyle bağıntılıdır belki de. Bu topraklarda son yüz yıl içinde Ağrı Zilan, Koçgiri, Dersim, Maraş, Çorum Katliamı gibi tüyler ürperten katliamlar yaşanmıştır, ki bunlar insanlık tarihine işlenen trajediler. Söz gelimi Dersim Katliamı’nda devletin resmi açıklaması ile on iki bine yakın insan -ki gerçekte bu yetmiş bin civarında olduğu iddia edilir birtakım belgelere dayanarak-katledilmiştir ve yirminci yüzyılın en büyük trajedilerinden biridir. Ayrıca o dönemin gazetelerinin hemen hepsinin başlıklarında aşağılayıcı ifadelerle bu trajedi,tarihe bir tür itiraf belgesi olarak kaydedilmiştir, fakat gelin görün ki o dönem ki edebiyat eserlerinde bu trajediyeya da benzerlerine-Cemal Süreya’nın eski eşine yazdığı mektupta Dersim’den sürgün edildiklerini anlatan satırlar ile Nâzım Hikmet’in İstanbul’da uzun yıllar arkadaşlık ettiği ünlü Kürt yurtseveri ve dilbilimcisi olan Kamuran Bedirxan’a 1961 de yazdığı mektupta, Kürt Milleti’nin varlığının inkar edilmesi konusunda duyduğu üzüntüyü belirtmesi mevcuttur, ki bu iki mektup da edebi eser değildir, sadece bilgi olarak verdiğimi belirtmeliyim-değinilmemiştir.

Edebiyat eserleri de trajediler üstüne değil!

Yirminci yüzyılda Birinci Dünya Savaşının ardından gelen Rusya’daki Ekim Devrimi’nin etkisiyle toplumcu gerçekçilik akımı yani Marksist dünya görüşü üzerine oturan, dünyayı ve insanı bu görüş doğrultusunda algılayan yazınsal akım yeşermeye başlamıştır. Buna paralel olarak edebiyat eserleri de trajediler üstüne değil de daha çok kapital düzeni yeni bir toplum düzenine dönüştürmenin ürünleri üstüne yoğunlaşmıştır. Ayrıca yirminci yüzyıl edebiyatında bireyi ve onun iç dünyasını işleyen sanat üretimleri,oradan toplum katmanlarına ve toplumların maruz kaldıkları katliam, sürgün, salgın, umutsuzluk vb. tragedyaların konu edildiği, yani toplumcu gerçekliğe açılan üretimlerin kapısını araladığını da söyleyebiliriz. Bu bir tür tekniğe de dönüşmüştür. Örneğin bir takım psikolojik romanlarda, bireyin psikolojisinin açtığı kapıdan girilerek çevrenin yani toplumun yaşamına ve koşullarına doğru bir ilerleme söz konusu olmuştur. Hatta birey üzerinden toplumlardaki çatışmalar bile açığa çıkarılmıştır.

Şiirde ise lirik eserler öne çıkmış

Dünya edebiyatında olduğu gibi Türk Edebiyatında da Ekim Devrimi’nden sonra toplumcu gerçekçi ürünler verilmiştir, ama bu noktada maalesef ki özellikle yetmişlerden sonra estetik ve dil bilincinden uzaklaşıp ideolojik hassasiyete yenik düşmenin sonucu olarak sloganlaşan eserlerin üretildiği de olmuştur, fakat zaman her zaman ki gibi objektif bir ayırıcı olarak bu tarz ürünleri geçmişin yok oluş boşluğuna süpürmüştür. Toplumcu gerçekçi çizgide roman ve öykü ürünleri veren Kemal Tahir, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Sebahattin Ali ve Fakir Baykurt özellikle o dönemler toplumun büyük bir kesimini oluşturankırsaldaki insanların ezilmişlik ve kaderlerine dair trajedilere değinen eserler vermişlerdir. Şiirde ise ilk dönemler ağırlıkta kırsalı kavrayan imgelerden oluşmuş lirik toplumcu eserler öne çıkmıştır. İlerleyen yıllarda özellikle Türkiye’de kentleşmenin hızlanması ile beraber dünya konjonktüründeki gibi işçi kesiminin Devrim Mücadelesi ivme kazanmış ve bu akar şiirde de kendine yer bulmuştur.Nazım Hikmet, Rıfat Ilgaz, Cahit Irgat, Suat Taşer, Ömer Faruk Toprak, Enver Gökçe, Atillâ İlhan, Ahmed Arif, Arif Damar, Can Yücel, Şükran Kurdakul, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Özemir İnce, Sennur Sezer, Gülten Akın, Ahmet Telli, Şükrü Erbaş ve Ahmet Erhan başta olmak üzere ismini anmadığımız daha birçok şair toplumcu gerçekçi alanda önemli ve dönemin ötesine izini bırakan eserler vermişlerdir. Daha da önemlisi bu şairler, birinci tekil özne ya da diğer özne katmanları üzerinden içerik olarak toplum trajedilerini işlerken, şiirin kuramsal bilincine hakim, estetik ve dil gibi edebiyatın asıl öğelerinde ustalaşmış bir edimle vermişlerdir eserlerini.Salt içeriğin düzlemine eğilip şiirin estetik ve dil katmanlarını ıskalamamış, bir edebiyat üretimini eser kılan estetik, dil ve özgünlük gibi bütünün parçalarını birleştirmeyi başarmışlardır.

Hıdır Işık