Faşizmin Ekonomisi

Faşizm mekaniğini çalıştıran en önemli dinamiklerin başında ekonomi geliyor. Bugün yaşadığımız büyük krizin ve içine sürüklendiğimiz faşizm döngüsünün bu anlamda en önemli eşiği 2008 küresel kriziydi. 2008 krizini teğet kabul eden akıl, son on yılda ülkeyi büyük bir çıkmaza sürüklemiştir. 2017 bu çıkmaz sokağın sonunu göstermesi açısından dramatik bir yıl olmuştur. Krizleri sadece ekonomik verilerle açıklamak tabi ki burjuva iktisatçılarının işi. Zaten içinde yaşadığımız kriz siyasi, toplumsal yönetsel ve iktisadi boyutlarıyla düşünüldüğünde topyekûn bir kriz sarmalına işaret ediyor. Buraya nasıl geldik sorusunun iktisadi açıdan ayrıntılı yanıtına son on yıllık gelişmeleri iyi tahlil ederek ulaşabiliriz. Fakat kısa bir yazı çerçevesinde yaşanan çok boyutlu krizi, bugünün sorunlarını ve çözümlerini ele almak
maalesef olanaksız.

2008 küresel krizi neoliberalizmin kriziydi ve bu kriz sonrası küresel boyuttaki düzenlemeler hızla otoriterleşen sistemleri destekleyen bir sürece evrildi. Küresel finansal sermaye ve G7 ülkeleri ‘kumarhane kapitalizmi’ni katı disiplinci bir sistem ile terbiye etmek istediler. Bu süreç fon piyasalarının yeniden düzenlenmesini de zorunlu olarak gerekli kıldı. Fon piyasalarının düzenlenmesi özellikle kolay fonlara dayalı ‘yükselen piyasalar’ için tehlike çanlarının çalması anlamına geliyordu. Bu yükselen piyasaların acilen yeni sisteme uygun tedbirler alması gerekirken, teğetçiler aynı tas aynı hamam yaklaşımıyla elde avuçta ne varsa ‘yüksek’ büyüme, düşük faiz hesabıyla yola devam etmek istediler.

Bu yolculuk geride bıraktığımız on yılın aslında kirli bilançosunu veriyor. Yükselen piyasalardan kırılgan ekonomilerin daimi müşterisi haline gelmiş bir ekonomi, siyasi krizin kaçınılmazlığını da beraberinde getirdi. Siyasi krizin bu denli derinleşmesinin önüne ancak iktidarın yitirilmesi ve değişimi geçebilirdi ki, AKP asla iktidardan vazgeçmediği
gibi, iktidarda kalmak uğruna faşizmin kurumsallaşmasına giden yolun taşlarını büyük bir hevesle döşedi. AKP iktidarda olmanın yarattığı avantajlara bağlı olarak hızla ve haksız zenginleşti, yolsuzluğu olağanlaştırdı, yeni sermaye sınıfıyla olan güçlü bağları ile çarpık bir birikim rejimi yarattı. AKP, iktidardan uzaklaşmaktansa ülkeyi felakete sürüklemeyi tercih etmiştir diyebiliriz. Çözüm sürecinin bitirmek, Suriyede alt-emperyal heveslere sürüklenmek, Kürt savaşını tırmandırmak, emekçilere baskıyı artırmak, toplumsal gerilimleri derinleştirmekten öteye toplumu kamplaştırmak, dinsel ve etnik hassasiyetlere mezhepçi ve şoven duygularla yaklaşmak iktidarın ‘tarihsel blok’ içindeki yerini sağlamlaştıran adımlar oldu.

Kürt sorununun çözümüne bu denli yakınken tornistan yapan ve ulusalcı-gerici kadrolarla ittifakı var etmeyi bir çıkış seçeneği olarak gören siyasi iktidar, Kürt coğrafyasını sadece sınır içinde değil, sınır ötesinde de tahrip etme, yıkıp yok etme stratejisiyle hareket etti. Bu coğrafyayı kendi emelleri önünde engel gören Erdoğan-AKP iktidarının miyop ekonomi politik anlayışının sonuçlarını büyük bir yıkım olarak tüm halklarımız yaşamak zorunda kaldı.

Kürt sorunu dediğimiz mesele aslında Türkiye’nin ortasına düştüğü yeni jeo-politik ve jeo-ekonomik hareketliliğin merkezinde yer alan bir sorundu ve çözümü de tüm bu küresel gelişmelerin etkisiyle biçimlenebilecek bir konuydu. Türkiye’nin ittihatçı akla ve soğuk savaş bakiyelerine sadık kalması, çözümsüzlüğü yeniden üretirken, kendisini de tüm jeo-ekonomik gelişmelerden soyutlayabilecek bir akıldışılığa kadar itti.

Ekonominin sonbir yılda sergilediği dramatik gelişmeler, iktisadi zor ile faşizm arasındaki ilişkiyi daha da belirginleştirdi diyebiliriz. İktisadi zor, sermayenin piyasa hukukundan devlet himayesine çekildiği hali anlatmakta. Neoliberal dönemin piyasasının özgürlükle kerhen flört ettiği bir demokrasinin dahi sürdürülemez noktaya evrildiği bir süreci yaşıyoruz. AKP şimdi akıldışılıkla sürüklendiği yerde yeni bir protokol var etme peşinde. Yeni protokol, devletin iktisadi zor altında ekonomiyi düzenlemek için faşizmin tüm iktisadi kurgusunu hayata geçirme biçiminde gelişecektir. Bunun tarihte olabildiğince çok örneği var. Hitler Almanya’sı, Mussolini İtalya’sı, Franco İspanya’sı, Pinochet Şili’si, Evren Türkiye’si gibi sayılabilecek örnekler ilk akla gelenler. Çoklu kriz faşizmin ekonomisini inşa ediyor…

Çoklu krizin belki de en belirgin, ölçülebilir olanı ekonomide yaşanan gelişmeler. 2017 için büyüme rakamı tahminleri
%7’ye tırmandı. Yüksek faiz, yüksek kur, aşırı borçlanma ve fon kullanımı, buna bağlı verimsiz yatırımların finansmanına bağlı yoksullaştırıcı bir büyüme döngüsü içindeyiz. Bütçe finansmanı da tamamıyla krizin sürdürülebilirliğine, büyümenin şişmesine ve iktidara vakit kazandırmaya yönelik. 2017 bütçe açıkları 2018 yılında da artarak sürdürülecek ve hazine aşırı borçlanma mekanizması da dâhil olmak üzere piyasaları fonlamaya devam edecektir. Diğer taraftan Varlık Fonu üzerinden de bir kaynak girişi yaratılmaya çalışılmakta. Tüm kaynak yaratma çabaları yolsuzluk mekanizmalarıyla şekillenmekte. Bir suç ekonomisi adeta örülüyor. Kamu kaynakları yasa tanımaz bir akılla değersizleştirilmekte, maliyetine ise zamlar ve vergi artışları yoluyla halklarımız ve emekçiler katlanmakta.
Giderek artan bir yoksulluk ve işsizlik bunun en bariz göstergeleri.

İktidarın yolsuzluk meselelerine yönelik ahlaki bir norm algısı var mı? Bugünden geriye dönüp baktığımızda, AKP döneminde ne kadar çok yolsuzluk ve rüşvet vakası, ihale yasası suiistimali, kamu kaynaklarının yağmalanması, denetimsizliğin normalleşmesi olayları yaşanmış. Böyle bir algı olsaydı bu kadar çok vaka yaşanır mıydı? AKP iktidara gelirken sürekli dile getirdiği yolsuzlukla mücadele, meğerse yolsuzluğun olağanlaşması yönteminin geliştirilmesiymiş. Nasıl OHAL dönemi olağanlaştı ve bu dönemim hukuku istisna olmaktan çıktıysa, yolsuzluk
meselesi de iktisadi yaşamın olağan dinamiklerinden biri haline gelmiş durumda.

‘Zarrab Davası’ Zarrab’ın ABD’de tutuklanmasıyla başlayan sürecin son sahnesi aslında. Daha geriye gidersek, bu dava 2007 yılından beri süren bir dava! Zarrab ailesi Türkiye üzerinden çeşitli yollarla İran ambargosunun delinmesi amacıyla faaliyetlerde bulunmaya başlıyor. Bu faaliyetler uluslararası hukuka, bankacılık sistemine göre suç. Bu suçun farkında olmanız aslında bir dava sürecinin başlaması demek. Türkiye’de iktidar ve finans bürokrasisi işin farkında ama böyle bir soruşturma başlatmıyorlar. Hala da başlatmış değiller. Çünkü iktidar bu faaliyeti suç olarak görmüyor. Yolsuzluk bu iktidar için olağan bir iktisadi faaliyet. Dahası bu faaliyetten haksız zenginleşme olanakları yaratıyorlar.

Diğer taraftan, özel sektörün dramatik borçlanması, döviz kurlarının hızla yükselişi, enflasyonun hareketlenmesi, büyümenin sorunsalı, yoksulluk ve işsizlik rakamlarının son on beş yılın en kötü rakamlarına ulaşması iktisadi dinamiklerin gelişimi kadar politik olarak içine sürüklendiğimiz risklerden de kaynaklanmakta. Faiz kur ilişkisini faiz lobisine bağlayıp ekonomiyi kendi politik tahayyülüyle açıklama derdi, jeo-politiği bir türlü okuyamama meselesidir.

Türkiye’de işsizlik oranı, %11’e yükseldi, işsiz sayısı, 500 bin kişi artarak 3 milyon 647 bin kişi oldu. Tarım dışı işsizlik ise yaklaşık yüzde 14,1. Genç nüfus işsizliği ise yüzde21,2 gibi çok yüksek bir orana ulaşmış durumda. Bu rakamlar resmi, resmi olmayan rakamlar daha da yüksek. Resmi olmayan rakamların daha güvenilir olduğunu düşünmemiz için TÜİK’in kendisi bile yeterli, kaldı ki tüm ekonomi bürokrasisi Saray’a yaranmak için TÜİK ile yarış halinde. İşsizlik rakamlarının geldiği düzey, resmi olsun olmasın artık bir krizin içinde olduğumuzu gösteriyor.

Diğer taraftan döviz kurları sürekli olarak yükseliyor ve TL’nin değer kaybı durdurulamıyor. Merkez Bankasının tüm tartışılır müdahalelerine rağmen, bu müdahalelerin etkisi ya birkaç sat sürüyor ya da birkaç gün. Kurların yükselişi devam edecek gibi gözükmekte. Kur artışlarının tüm resmi açıklamalara rağmen küresel piyasalardan çok iç politik krize ve ekonomi yönetiminin beceriksizliğine bağlı geliştiği kesin bir gerçeklik. Özellikle sene başından bugüne kırılgan kabul edilen piyasaların paraları değer kazanırken TL’nin değer kaybetmesi meselenin politik risklerden kaynaklandığını göstermesi açısından yeterli.

Bir başka önemli konu da enflasyon. Merkez Bankasının enflasyon hedeflemesi çökmek üzere. Enflasyon çift haneli
rakama bu yıl, uzun süreden sonra geçiş yaptı. Kaldı ki, emekçilerin ve yoksul kesimlerin tüketim sepetleri dikkate alındığına enflasyon çift haneli düzeye çoktan ulaşmıştı. Resmi rakamların bunu geciktirmesi veya sepet ile oynayarak enflasyonu düşük göstermesi yaşanan fiyat artışlarını, zamları ve satın alma gücünün özellikle düşük gelirliler için hızla erimesini saklayamıyor.

2018 Bütçesi ise tam bir adaletsizlik bütçesi. Savaş bütçesi olarak da niteleyebileceğimiz bütçe, Türkiye’nin yapısal iktisadi sorunlarına çözüm getirmek yerine bu sorunları derinleştirecek niteliktedir. Artan kalemler güvenlik ve savaş kalemleri olurken, bütçe de tasarruf edilen kalemler sağlık, sosyal güvenlik ve eğitim kalemleridir. Bu anlayış bile nasıl bir adaletsizlik üreten bir mekanizma ile karşı karlıya olduğumuz gösteriyor. 2017’ye en fazla renk veren kavramın adalet olduğu düşünüldüğünde, yaşanan adaletsizliğin boyutu da kendiliğinden anlaşılabiliyor.

Adaletsizlik, bu ülkede yaşamın her alanında fazlasıyla mevcut. AKP, devraldığı adaletsizlikleri karşıtlıklar zemininde yoğurarak kendisi için temel politik stratejiye dönüştürdü. AKP’nin bu denli uzun iktidarda kalabilmesnin başlıca nedeni, adaletsizliklerin karşıtlıklar üzerinden sürdürülmesine dayalı bir yönetim anlayışına sahip olması ve bu anlayışın uygun mecralarda gelişebileceği politik iklimin elverişliliğidir. Yoksulluğun yönetilmesi ve savaşın sürdürülebilirliği örneklerinde olduğu gibi, toplumsal yapıdaki karşıtlıkların gergin bir hatta tutulması ve buna bağlı olarak hâkim siyasetin var edilmesi, adaletsizlik görüntülerinin belirgin ve kalıcı hale gelmesine yol açtı.

İktidar bloğu içinde AKP’nin yerini sağlamlaştırmasının ve iktidarı daha otoriter bir yönetim hattına taşıyabilmesinin arka planında adaletsizliğin toplumsal fıtrata dönüştürülmesi yatmakta. Toplumun onca adaletsizliğe rağmen iktidarın açtığı kulvarlara sıkışması, toplumsal muhalefetin hak arayışlarına duyarsız kalması bu karşıtlık siyaseti içindeki sıkışmışlığı ile açıklanabilir. Bu, toplumu suçlamak için söylenmiş bir söz olarak değil, toplumun siyasallaşma eksikliğine vurgu amaçlı dile getirilmiş bir söz olarak okunmalı. Adaletsizliğin tüm ilişkilerden yalıtılmış, yargı hatalarına indirgenmiş, tarifsiz ve kavramsal anlamda boş gösteren bir yerden okunması, aslında toplumun adalet duygusuyla arasındaki mesafeye de denk düşmekte. Onca yoksulluk, onca savaş, yıkım varken, her yerden adaletsizlik fışkırırken, ‘beka’ meselesine odaklı bir siyasetin kendisini adalet arayışı konusunda yeniden tarif etme çabası, siyasete uzaklıklarla ancak anlaşılabilir. Politikleşmemiş bir adalet duygusu olsa olsa sarayın koridorlarında, iktidarın bağımsız ve tarafsız yargısında aranabilir. Demokrasi iktisadi alanın da demokratikleştirilmesi ile mümkün olabilir. Başta bütçe hakkı olmak üzere, tüm sosyal ve iktisadi hakların eşitlikçi bir dağılım mekanizmasıyla hayata geçebilmesi ancak iktisadi alandaki karar mekanizmalarının içinde, süreçte emekçilerin ve halkın bizzat olması ile mümkün. Bu
olmadığı sürece, eşitlik körü bir sistem olan kapitalizmin ve onun yeniden üretiminden sorumlu iktidarların gideceği yol faşizmin kurumsallaştırılması yolu olacaktır. 2017 bu anlamda büyük derslerle dolu bir yıl oldu.