‘Demokratik mevzileri işgal, soykırımdır’

Dersim soykırımının ilk adımı kabul edilen 4 Mayıs 1937 yılında alınan Bakanlar Kurulu kararının 80. yıl dönümünde Ferhat Tunç Alevinet’ten İsmail Yıldırım’a  konuştu.

Dersim soykırımının ilk adımı kabul edilen 4 Mayıs 1937 yılında alınan Bakanlar Kurulu kararının 80. yıl dönümünde sanatçı Ferhat Tunç Alevinet’e konuştu. Tunç, Dersim sadece Kürt kimliğinden ötürü değil, Alevi kızılbaş inancı nedeniyle de kıyıma uğradığını savunarak,  “Dersim bu gün AKP zihniyetinin yeni soykırım planlarının tehdidi altındadır. Dersim coğrafyasını barajlara boğdurmaya çalışmak, Dersimde demokratik siyaset alanını terörize ederek kazanılmış demokratik mevzileri gasp etmek, Dersimin kültürüne ve diline yönelik yürütülen çalışmalar engellemek ve Dersimin Alevi Kızılbaş inancını asimile etmeye çalışmak ta soykırıma girer zaten” dedi.

4 Mayıs 1937 dersim tertele kararının alınması üzerinden tam  80 yıl geçti. Öncelikle geçen 80 yılda verilen mücadeleyi nasıl değerlendiriyoruz.

4  Mayıs 1937 tarihi Dersim için kara bir gün olduğu kadar insanlık tarihimizin en büyük utançlarından biridir. 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkan İttihat Terakki zihniyeti, bir soykırım zihniyeti olarak bu topraklarda hüküm sürmüştür. 1915 Ermeni soykırımının ardından bu kez aynı zihniyet, Dersimde görülmemiş bir vahşilikle yeni bir kıyım yaşatmıştır. Dersim özel bir kararnameyle kıyıma uğratıldı. 4 Mayıs 1937 TBMM’de Bakanlar Kurulu’nun “Dersim Tenkil Kararları” adında ortaya çıkan bir kararnameyle, 2 yıl süren operasyonlarda 70 bin kişi hayatını kaybetti. Binlerce insan dilini ve kültürünü bilmedikleri yerlerde sürgün bir hayata mahkum edildi. Ailelerinden kopartılarak evlatlık verilen binlerce kız çocuğun akıbeti, bugün bile bilinmiyor.  4 Mayıs Bakanlar kurulu  kararnamesi, özünde  “Dersim Soykırımı’nın resmi belgesi” olarak ta tanımlanabilir.

Ve şimdi gelelim asıl sorunuza. 80 yıllık tarihimizin son 30 yılında, Dersim trajedisiyle yüzleşmek adına önemli çalışmalar gerçekleşti. Gecikilmiş olmakla birlikte, Dersimle ilgili devletin yarattığı algının değişmesinde bu çalışmaların etkili olduğunu söyleyebilirim. 90’lı yılların ortalarına kadar Dersim adı bile yasaktı. 3 yıl boyunca zamanın DGM’lerinde konserlerimde Dersim adını andığım için yargılandığımı hatırlatayım. 90’lı yılların başında İstanbul’da Dersimlilerin farklı dernekler çatısı altında örgütlenmesi, Dersim davasının bilinir olmasında etkili olmuştur.

1980 darbe süreci, Dersim’de yeni bir soykırım tehdidini yarattı aslında. 1937-38 kıyımında sağ kurtulan Dersimliler, yeni bir felaketin ortasında buldular kendilerini.  Bu tehdidin ortaya çıkmasıyla birlikte Dersim deyim yerindeyse insansızlaştırıldı. Dersimli gençlerin neredeyse tamamına yakını Dersimi terk etmek zorunda kaldı. Avrupa’nın farklı ülkelerinde ve Türkiye metropollerinde yeni bir sürgün vakıasıyla karşı karşıya kalındı. Dersimliler ortaya çıkan bu yeni durumu, kendi tarihsel yaşanmışlıklarıyla birlikte sorgulamaya başladılar. Dersim 37-38 soykırımıyla, kendi cephelerinde yüzleşmeye ve yüzleştikçe Dersimle ilgili devletin inkar ve imha politikalarıyla hesaplaşma başladı. Bu süreç aynı zamanda Kürt özgürlük mücadelesiyle paralel gelişen bir süreç oldu.

Geçtiğimiz yıllarda hükümetin​ dersim de planlı bir şekilde yürütülen soykırımı kısmı bir şekilde kabul etmiş, üzerine diğer siyasi partiler, özelikle CHP’nin içerisinde konu ilgili tartışmalar yürümüştü. Siz hükümetin bu adımını nasıl okumuştunuz. Hala taleplere yönelik bir gelişme yok. Bunu nasıl değerlendiriyoruz ?

Evet, dönemin  Başbakanı tarafından dilenmiş yarım ağızlı bir özür vardı. Bu özür bile tek başına bir itiraftır. Dersimliler bu itirafın peşini bırakmamalıydı diye düşünüyorum. Belki en büyük eksiğimiz bu oldu. Dünya literatüründe soykırım ve mezalim söz konusu olduğunda özrün nasıl dilendiğini keşke birileri Tayip Erdoğan’a söyleseydi. 1979 yılında Almanya Başbakanı Willy Brant, Polonya’da Yahudi soykırım anıtı önünde nasıl  diz çöküp özür dilediğini hatırlatmış olsaydı. Şahsen o zaman söylediğim bir şey vardı. Demiştim ki ” Başbakan samimiyse, Willi Brant’ın yaptığını yapsın ve Dersim’e gelerek Seyit Rıza anıtı önünde diz çöküp özür dilesin”

Erdoğan’ın derdi Dersim değildi, Dersim davası üzerinden rakip olarak gördüğü CHP’yi köşeye sıkıştırmak istedi. Zira Dersim’den özür dileyen bir Başbakan, idam edilen Seyit Rıza’nın torunlarını öldürmekte ısrar etmez. Samimi olsaydı Dersimlilerin en büyük beklentisi Dersim adının iadesiydi, bunu bile yapmadı. Bu gün gasp ettikleri  Belediye’nin tabelasındaki Dersim adını sildirecek kadar iki yüzlüdürler. Dedelerimizin uğradığı vahşet, özensizce dilenen bir özürle geçiştirilmeyecek kadar ağırdır zaten.  Dersim davası, AKP ile CHP arasında bir siyasi malzeme konusu haline getirilemeyecek kadar insanidir. Dersim 37–38 soykırımı üzerinde siyasal rant sağlamaya çalışmak, ahlaki ve insani yanı olmayan bir vicdansızlıktır. AKP bunu yaptı. Tarihsel acılarımızla yüzleşmek yerine bu acılara yenilerini ekledi. Dersim bu gün AKP zihniyetinin yeni soykırım planlarının tehdidi altındadır. Dersim coğrafyasını barajlara boğdurmaya çalışmak, Dersimde demokratik siyaset alanını terörize ederek kazanılmış demokratik mevzileri gasp etmek, Dersimin kültürüne ve diline yönelik yürütülen çalışmalar engellemek ve Dersimin Alevi Kızılbaş inancını asimile etmeye çalışmak ta soykırıma girer zaten.

Talepler konusunda beklentileriniz nelerdir?

Bugün için beklentimiz, Dersimin de bir parçası olduğu Kürt sorununda savaş ve şiddet politikalarını dayatmaktan vazgeçmeleridir. Zira bu savaş politikaları AKP’nin dilediği özrü anlamsız kıldığı gibi kabahatlerini de kat be kat artırmaktadır. Dersimin dağlarını hala bombalayan bir zihniyetin Dersim özründe samimiyet taşımasının imkânı yoktur. Seyit Rıza’nın sözlerini hatırlatarak bu özre anlam yüklemeye çalışan Erdoğan, Seyit Rıza ve arkadaşlarının asıldıktan sonra cesetlerinin nereye gömüldüğünü de söylese keşke. Seyid Rıza ve arkadaşlarının  mezar krokisinin İhsan Sabri Çağlayan’da olduğun iddia edilmişti daha önce. Devlet kayıtları ve toplu mezarların ortaya çıkarılmasını, sürgüne gönderilen ailelerin ve evlatlık verilen çocukların akıbetinin kamuoyu ile paylaşması, Türkçeleştirilen yerleşim yerlerine isimlerinin tekrar verilmesi, soykırımda adı geçen devlet elemanlarının isimlerinin Dersim’deki tüm kamusal alanlardan kaldırılması, taleplerimiz arasındadır.

Dersim terlelesi sadece dersimi değil bütün Alevi toplumunu ilgilendiriyor aslında. Sizin bu eksende bir cagrininiz var mı?

İnsanlık, 1400 yıl önce Kerbela’da Hz. Hüseyin’le birlikte katledilen 72 kişinin acısını unutmuş değil. Hz. Hüseyin’in Kerbela’da ölüme giderken dile getirdiği “zulüm ile abad olanın sonu berbat olur” sözleri 80 yıl önce idam sehpasında Seyit Rıza’nın son nefesini vermeden önce haykırdığı sözlerde yankısını buluyordu. 75 yaşındayken yaşı küçültülüp idam sehpasına çıkartılan Dersim’in Piri Seyit Rıza, “Kerbelayime, be gunayimi, ayıbo, zulumo, cinayeto” (Evlad-ı kerbelayız, günahsızız, ayıptır, zulümdür, cinayettir) diyordu. Seyit Rıza ve yoldaşlarının 1937 Kasım’ında idam sehpasında haykırdığı bu hakikat 1400 yıl önce katledilen Kerbela şehitlerinin hakikatiydi. Çünkü Dersimliler, Seyit Rıza’nın deyimiyle, evladı kerbelaydılar, mazlumdular ve bihataydılar. Dersim, 1937-38 yıllarında Kürt ve Alevi kimliğinden dolayı önce katliam ve daha sonra geliştirilen asimilasyoncu politikalarla yok edilmek istendi.

Dersim sadece Kürt kimliğinden ötürü değil, Alevi kızılbaş inancı nedeniyle de kıyıma uğradı. Yeni bir Kerbela vakası olduğu gerçeğini akıldan uzak tutamayız. Sivas, Maraş, Çorum ve Gazi’de üzerimize saldıkları katiller, Dersim katliamından cesaret aldılar. Alevilere dönük yaşanan bu katliamlarla Dersimi hatırlatmış oldular. Aradan geçen 80 yıllık tarih, tüm Aleviler için de bir soykırım tarihidir. Aleviler Kerbelaya için ağladıkları kadar Dersim için de benzer duruş içinde olmalıdır. Dersim davası, siyasetler üstü bir dava olarak görülmeli ve insanlık tarihimizin bu utancını her daim gündemlerinde, vicdanlarında sıcak tutmalıdırlar. Bizi biz eden değerlerimize sahip çıkmalıyız. Onlar kabul etmese de dilimizi ve Alevi Kızılbaş inancımızı yaşamın tüm alanlarında savunmalı ve geleceğe taşımanın mücadelesini vermeliyiz. Bu tarih bizim tarihimiz, acı bizimdir. İnsanım her kes, 80. yılında yaşanmış bu büyük acı karşısında sessiz kalmamalıdır.