Editörün Seçimi

Gezi’deki Paris Ruhu

Toplumlardaki kimi olaylar meydana gelirken, çoğunlukla o olayların tarihte yer alacağı veya tarihi değiştireceği bilinmeyebilir. Benzerleri ileri bir zamanda yaşandığında da “tarihin tekerrür ettiği” söylenir. Oysa tarihi ve başkalaşımı yaratan olaylar hiçbir zaman aynen tekrar etmez. Fakat bazı olaylar tarihi değiştirdiği gibi ruhunu da adeta bir hayalet gibi geleceğe gönderir. Belki bu yüzden, Gezi Direnişi’ndeki günleri çeşitli kaynaklardan bildiğimiz Paris Komünü’ne benzetmişimdir nedense. Elbette aynı şey olduğunu söylemiyorum… Çünkü 1871 Paris’inde olanlar 72 gün sürse de bir devrimdi. 2013’te olanlar ise haftalarca sürmüş ama Türkiye’de benzeri hiç görülmemiş bir direnişe şahitlik etmiş ve kuşkusuz yarınlara selam duran nurlu bir ruha miras olmuştu…

Ben o günlerde yine de her şeyde Paris 1871’le benzerlikler bulmaya çalışıyordum. Paris Komünü kısa süreliğine olsa da bir ilki başlatmıştı. Sonraki yüz yılda tüm sosyalist ayaklanmaları ve devrimleri bir şekilde etkilemişti. Sadece halkı iktidara taşımakla kısa sürede fahiş olan kiraları düşürmekten, ordunun el koyduğu işçilerin mallarını geri vermeye; giyotin vahşetini kaldırmaktan, savaşta hayatını kaybedenlerin eş ve çocuklarına maaş bağlanmasına; kilise ile devletin bağını kesmekten, din işlerine ayrılan bütçenin iptaline; gece çalışmalarının kaldırılmasından, şehri terkeden fabrika sahiplerinin fabrikalarını işçilerin yönetimine vermesine ve benzeri bir çok yeniliğe imza atmıştı… Gezi’de bunlar gibi şeyler olmadı. İçerik ve amaç bakımından benzerlik kurmayı kimse düşünmez belki ama ölümler benzerdi, tutuklamalar benzerdi. Sevinci gibi acısı da, hüznü de, matemi de benzerdi. Paris Komünü’nde bir tek kızıl bayraklar vardı, buradaki rengârenk bayraklar oradakine pek benzemiyordu fakat onlar bankaların parasına hiç dokunmamıştı, buradakiler de hiçbir şeyi yağmalamayarak benzeşmişti. Bütün bunlar bir yana olsa da, en azından özgürlük tutkusu benzeşiyordu!

Evet, 2013 Mayıs’ının son günleriydi. Zaten artık yaşanması çok zor olan İstanbul ve onun Taksim’inde bir şeyler oluyordu. Çevreci bir grup aktivistle zabıtalar ve polis karşı karşıya gelmişti. O yıllarda ilkinden oldukça farklı davranan muktedirler ne giyeceğimizden nasıl davranacağımıza, ne yiyip neyi içmeyeceğimize, kürtajdan kaç çocuk dünyaya getireceğimize kadar her şeyimize karışır olmuş, ülkenin yarısını ötekiden de çok adeta düşman sayıyorlardı. (Şimdi gelin görün ki, beterin de beteri var dediğimiz günlerden geçiyoruz.) Bir de topçu kışlası, avm derken, “evet, oraya cami de yapacağız” denmesiyle, tek yeşil alan olan Gezi Parkı’ndaki ağaçları kestirmeye yeltenmişlerdi. O sıra bu keyfiyete direnen küçük bir grup kendiliğinden birikiyor, çoğalıyor, çoğaldıkça sivil toplum örgütlerinin ve siyasilerin memlekete hükümet edenlere karşı olan tepkileri de büyütüyordu. Sonrasında o birikmiş öfke, bir yanardağın patlaması gibi olmuştu. Adı sanı, örgütü, önderliği yoktu ama sosyal medya mesajlarıyla ilk defa bir eylem örgütleniyordu Türkiye’de. En hafif teşbihle, bir ormanlık alana atılan izmaritin yangına dönüşmesi gibiydi her şey. Gezi Parkı’ndan sokaklara taşan eylemler, her gün düzensiz bir tepki halini alıyordu; işçisinden çiftçisine, öğrencisinden memuruna, sanatçısından kimi iş adamlarına kadar herkesi bir araya getiren bir sembol oluşturuyordu. Artık ok yaydan çıkmış gibiydi! Bu ses, Türkiye’deki 81 ilin 79’unda aksisedasını bulmuştu bile. Ülkenin sahibi olduğunu sanan birilerinin “çapulcu, alkolik, vandal…” dediği genç insanlar, Gezi’yi dipdiri yürekleriyle tarihe direniş diye yazıyordu…

İstiklâl ile bağlantılı sokaklar ve neredeyse koca bir Taksim böyle bir şey yaşamamıştı. Derken, zehirli gazlarıyla martıları bile canından bezdiren devlet, bütün o zehirli araçlarını da alarak oradan gitmek zorunda kalmıştı. Gencecik fidanların yitmesine ve yüzlerce insanın sakat kalmasına neden olan tomalar, biber gazları, plastik mermiler, “Her yer Taksim, her yer direniş” şiarına yenilmişti…

Orada olan, orayı yaşayan hiç kimsenin unutmak istemeyeceği bir süreçti ama bu tamamen efsanesiz ve gerçek bir tarihti… Nasıl Paris Komünü başka ve güzel bir dünyanın var olabileceğine işaret ettiyse, Gezi Direnişi de benzer bir duyguyu yüzbinlerce insanın gözünden milyonlarca insana hissettiriyordu. Küçücük bir komündü orada olan. Para geçmiyordu. Yiyecek içecek ortaktı, her şey her yerdeydi. İhtiyacı olan alıyor muydu hiç görmedim ama durmadan elinden, avcundan, evinden arttırdıklarını o komüne taşıyordu insanlar. Çadırdan hastanesi vardı mesela; sağlık gönüllüleri, doktorları da vardı… Belki çoğumuz o günlerde öğrendik, ülkedeki bunca strese rağmen bu kadar mizaha yatkın olduklarını. Bir de insanlar birbirlerini selamlarken gözlerinin ta içi gülüyordu… (Az şey mi be?)

Sonra, ülkenin gündemini aşıp, dünyanın gözünün ve kulağının çok yakınında durdu Geziciler. Sonra, tarihin o yazısı onlarca, yüzlerce ve hatta milyonlarca insanın yazgısı olurken, gencecik canlarımızın ölüm haberleri peş peşe gelmeye başladı. Eylül karanlığında cezaevlerinde çocuklarının kaderini yaşayan annelerden sonra, Cumartesi Anneleri’nden sonra, elleri öpülesi o annelerin gözyaşlarından daha büyük bir örgüt olmadığını da o günlerde gördük! Bu yüzden o süreç tarihçilere, toplum ile siyaset bilimcilere ve özellikle sanat emekçilerine çok ödevler yüklemiş oldu…

Bugünlerde Gezi Direnişinin 6. yılındayız. O güzel canları, o Barış Çocukları’nı anarken, en azından yüreğimize dokunmalıyız!

Mehmet Ayvalıtaş

Abdullah Cömert

Mustafa Sarı

İrfan Tuna

Selim Önder

Ethem Sarısülük

Zeynep Eyyaşar

Medeni Yıldırım

Ali İsmail Korkmaz

Ahmet Atakan

Serdar Kadalak

Berkin Elvan

Ve yüzlerce kör olmuş, sakat kalmış insan… İsimlerinin sonsuza dek yaşamasını diliyorum. Unutursak kahrolalım, unutursak kalbimiz kurusun!

Ne zaman Gezi Parkı’ndan geçsem, onları bizlere gülümsüyorken hayal ediyorum. Bu yüzden çiçek yerine ellerime gözyaşlarımı alıp, bir kaç dize şiir söylüyor ve saygıyla eğiliyorum.

Anne bugün sokaklar hüzün

Belki zulüm belki de ölüm

Masaya bir resim bıraktım

Hani senin gibi güldüğüm

Anne yüreğine sor beni

Sıcak düşlerine sar beni

Her yer karanlık her yer sağır

Anne yeniden doğur sen beni

Dünya gitgide kirlendi anne

Kirlendi insan insanlık diye

Barış çocukları ölüyor anne

Gelemem belki beni bekleme

Ahmet Can Akyol

Etiketler
Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Kapalı
Kapalı