Halk suyun ruhuna inanıyorsa

Sistemin, doğal varlıkları “doğal kaynak” olarak değerlendirip sömürdüğünü ve bunun da eko-sistemi yok ettiğini belirten “Sudaki Suretler” filminin yönetmeni ve İnşaat Mühendisleri Odası yöneticisi Erkal Tülek, Munzur’da yapılan katliamlara dikkat çekerek, “Bölge halkı suyun ruhuna inanıyorsa ÇED raporlarının bir anlamı yoktur” dedi.

Çevreyi katleden HES, Nükleer Santral projelerini “istihdam yarattığı, Türkiye’yi ileriye taşıdığı“ gerekçesiyle hararetli bir şekilde savunan AKP’ye yönelik çevre muhalefeti de artıyor. AKP’nin özellikle çevre politikalarını eleştiren çevreciler bu tür politikalarla sadece doğanın değil aynı zamanda kültürel zenginliklerinde yok edilerek Türkiye’nin “yoksullaştırıldığını“ savunuyor. AKP’nin çevre politikalarına ilişkin görüşlerini ve HES’lerin doğaya etkilerini Sudaki Suretler filmi yönetmeni ve İnşaat Mühendisleri yöneticisi Erkal Tülek, anlattı.

HES’lerin yapıldığı su havzalarının bir ekosisteme dahil olduğuna işaret eden Tülek, HES’lerin suyun beslediği ekosistemle ilişkisini kestiğini, böylece ekosistemdeki diğer canlıların yaşam alanını yok ettiğini belirtti. Bütün doğal varlıkların, “kar amaçlı” doğal kaynak olarak görülemeyeceğini ifade eden Tülek, hükümetin enerjiyi yalnızca elektrik ile sınırlı gördüğünü belirtti.

 

Hasankeyf’i fotoğraflarla yaşatacaklarmış!

Enerjinin bölgesel düzeyde planlaması gerektiğini, ancak Türkiye’nin bunları ülke bazında planlamaya çalıştığını ve bu yüzden de enerji açıkları oluştuğunu belirten Tülek, neoliberal politikalar sonucu Hasankeyf, Munzur gibi kültürel karşılığı olan varlıkların yok edildiğini ve halkın bu bölgelerle kurduğu ilişkinin devlet tarafından “doğal kaynak” olarak görülerek sömürüldüğüne dikkat çekti. Tülek, Hasankeyf’de yapılması planlanan baraj ve HES projesini yürüten şirketin yöneticisiyle yaptığı bir röportajda, yöneticinin, “Merak etmeyin burada çektiğimiz fotoğrafları sergileriz” diyerek oradaki katliamı normalleştirmeye çalıştığını söyledi. Tülek, sermayenin fotoğraf sergisiyle bu kültürel mirasın yaşatılabileceğini düşündüklerini belirtti. Hasankeyf’te doğal varlığın halkın, meslek odalarının, akademisyenlerin tepkilerine rağmen bir kaynak olarak görüldüğünü kaydetti. Toplumcu mimar ve mühendislerin doğa unsurlarının “Kaynak değil, doğal varlık” olarak algılanmasını istediğini belirten Tülek, bu algı yerleştikten sonra “kaynak mı değil mi?” tartışmasını yapmak istediklerini belirterek, “hükümet ve sermaye grupları verdikleri açıkları bahane ederek sunduğu argümanlarla ‘Daha çok elektrik üretmeliyiz’ diyerek halkta algı bozulması yaratmak istiyorlar” şeklinde konuştu.

Tülek, Sudaki Suretler filmi kapsamında dolaştığı bütün yerlerde “suyu tutmak isteyenler” ve buna karşı direnenlerin olduğunu belirtti.

 

ÇED ne işe yarar?

HES, RES, Nükleer Santraller gibi sistemlerin yapımındaki Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) sürecini formalite olarak değerlendiren Tülek, halkın su hakkını engelleyecek bir sistemde ÇED’in bir değerinin olmadığını belirtti. “Munzur halkı suda ruh olduğuna inanırken, ÇED ile hiçbir şey açıklanamaz” diyerek halkın ÇED’lere inanmadığını belirtti. Tülek, halkların su kenarlarına kuracakları değirmen sistemleriyle köy veya daha büyük ölçekte elektrik enerjisini sağlayabileceğini böylece enerji kaybının ve doğaya verilecek zararın sıfıra indirilebileceğini ancak neoliberal sistemin buna izin vermeyeceğini ifade etti.

HES sistemlerinin “suyun başına geçme” politikasının bir soncu olduğunu dile getiren Tülek, suyun da suyun yarattığı ekosistemlerin de HES’lerden zarar gördüğünü ifade ederek, suyun doğal varlık olarak görüldüğünün ve HES’ler aracılığıyla metalaşmasına karşı olduklarını belirtti.

Tülek, özellikle HES’le karşı mücadelenin ve HES’lerin yarattığı tahribatların anlatıldığı “Sudaki Suretler” filminin İnşaat Mühendisleri Odası’ndan ücretsiz olarak alınabileceğini de ekledi.

 

 DİHA