Hayata Üç Sıfır Yenik Başlamak

İnsanın özgürleşme düşüncesi ve pratiği, kendisini kendisi olarak var etmek istemesiyle başlar. Ama bu sürecin tamamına yakını tarihler boyu hep meşakkatli, zorlu ve çoğu zaman da kana bulanmıştır ne yazık ki. İnsan arka ayakları üstünde durup, ön ayaklarını kullanmaya başladığında bu ilk başta hayatta kalma çabası olsa da, üretim ilişkilerinin hâkimiyeti ve sınıflar kavramının var olmasından sonra sahiple köle, tahttakiyle tebaa, devletle yurttaş, kısacası ezenle ezilen arasındaki sonu gelmez bir kavganın da adı olmuştur. Bu aynı zamanda sanatsal yaratımları sağlayan bütün geleneksel ve kültürel birikimlerdeki mücadelenin akranı da sayılır kuşkusuz. İşte, özgürlük kavramının kutsiyetini bilen insanların sınıfsız ve sınırsız bir ütopyayı hep diri tutması bundandır…

Burada bir şeyler anlatmak için tarih deyip, koca yerküreyi dolaşmayacağım elbette. Bu coğrafyada olan bir bölgeden, bu toprakların doğusunda ama tam da bağrının ortasında duran bir yerden ve o yerle ilgili bir-iki hatıramdan kısaca söz edeceğim.

Hani “Orda bir köy var uzakta, gitmesek de görmesek de…” diye başlayıp devam eden çocuk şarkısındaki gibi de değil benim sözünü edeceğim yer. Çünkü Osmanlı’dan beri birileri, o yakın olup da uzak ve düşman saydıkları o yere her gittiğinde, orada kan ve göz yaşından başka bir şey olmadı. Tarihi boyunca hep vurulmuş ve hep yaralı kalmış olan bir coğrafyadır orası. Eğer oralarda doğmuş veya oralardan gelmişseniz hayata üç sıfır yenik başlamış oluyorsunuz…

Hayata üç sıfır yenik başlamak!

Ne incitici bir cümle değil mi?

Sıralayayım: Bir, atanızın dedenizin itikatinden dolayı birilerinin istediği insanlardan değilsinizdir. İki, o yerde doğduğunuz için kimliğiniz mimlidir, her zaman pis bir kırmızıyla çizilidir. Ve üç, ilk iki gerçeklikten kaynaklı olarak kendi yurdunuzda bile mülteci sayarlar sizi…

Evet evet, DERSİM’den söz ediyorum; Alevisiniz, oralısınız ve doğuştan ötekisiniz!

Daha ne olsun?

***

O yıl takvim yaprakları zamanı 1994 olarak gösteriyordu. Faili meçhullerin sayısı tam bilinmiyordu ama kayıpların çoktan da çok olduğu kestiriliyordu. Dersim’den katar katar göçe zorlanan insanların evleri, köyleri, dağları ve o güzelim doğadaki börtü böcek bile ateşe verilerek binlerce Dersimli’ninmakus talihinin ve tarihinin tekerrür ettiği yıllardı. Ambargo denilen yaptırım ülkeden ülkeye olurdu bildiğimiz fakat devlet orada yurttaşlarına uyguluyor, köylülerin evlerine götürmek için aldığı öte-beriyi bile denetlenip, sınırlandırıyordu. Bir de o zamanlar faili meçhullerin sayısının 17 binden fazla olduğu bilinmediği gibi, Dersim’den göçe zorlanan insanların sayısının 50 binden fazla olduğu da tam olarak bilinmiyordu. Her yurttaşın mal ve can güvenliğinden sorumlu olan devlet ile onun OHAL’ci kuvvetleri Dersim’e olan memnuniyetsizliğini bir kez daha gösteriyordu. Her bir ailenin dramı yürekleri parçalıyordu. Nereye baksak hüzün vardı, neye dokunsak kapanmayan yaraydı. Bu dram bize fazladan bir yol göstermiyordu ve seçenekler yanılsamalı olarak çok gibi görünse de zaman kendisini zamansız dayatıyordu; nasıl olursa olsun direnmek kalıyordu o hayata üç sıfır yenik başlayan insanlara!

***

Deyin Dersim yıkılmasın

Ateş olup yakılmasın

Tutuşmaksa alev ne ki

Ben yanarım Dersim Dersim

O topraklardaki bu yeni yangına karşı mücadeleyi, İstanbul’da bulunan Tunceli Derneği başlatmıştı… Ben de o sıralar bir kaç arkadaşımla birlikte şairlik gibi bir şeyler yapıyordum kendi meşrebimce; kültür merkezleri, sendikalar, üniversiteler, dernekler gibi yerlerde şiir etkinliklerine katılıyordum . (Demek ki şiirin bir işe yarayacağını düşünüyormuşum o dönemler…) Ama o günkü ateşin harı ta buralara kadar gelirken, bu iş şiirle, şarkıyla, romanla, filmle giderilecek hâl değildi. Onlar da olacaktı elbet, olmalıydı ve oldu da zaten. Ama o günlerde birilerinin ateşe bizzat değerek duyarlılığını göstermesi gerekiyordu…

Bir akşam vakti İstiklâl Caddesi’nde bir kaç arkadaşımla yürüyorduk. Dilimde yukarıdaki dizeler vardı ve dalgınlığımı bir dostun sitemli sözleri bölmüştü.

– “Dernekteki arkadaşlar Dersim için açlık grevinde. Bütün duvarlara da senin şiirlerini yazıp asmışlar. Bir kere olsun neden derneğe uğramıyorsun be adam?” demişti o ses. Sevinmekle utanmak aynı duyguda olur muydu, inanın olmuştu o an… Bu sözler, bugün bir kaç inanmış arkadaşla birlikte bu neşriyatın elinize ulaşmasını sağlayan Selman Yeşilgöz’e aitti. Yanında yine Dersim için o onurlu mücadeleyi birlikte yürüttükleri Hüseyin Ayrılmaz ve Cemâl Taş da vardı. Bugün de o inançlı arkadaşların daha çoğalarak var olmasını bilmek ne büyük mutluluk…

O günler de bugünler gibi beterdi. Zaman değişiyor, dünya küçülüyor ama baskı ve zulüm sadece nicel olarak, yani yalnızca isim değişiyordu. Bu nasıl bir mukadderattı ki dönüp dolaşıp benzer şeyleri yaşayan bir halk vardı orada. Sanki o hikâyedeki gibiydi her şey. Onlardaki “kuyruk acısı” sadece onların keyfiyeti ve kimliğiydi ama bizdeki “evlat acısı” bir değil, binlerce dramın ismiydi…

O dönemi yaşayanların hafızası hâlâ tazedir sanırım. 12 Eylül’ün üzerinden çok yıllar geçmesine rağmen faşizmin ruhu bir karabasan gibi bu ülkenin sol’una sol’una vurmaya devam ediyordu. Uğur Mumcu’dan başlayan cinayet zincirinin Hırant Dink’e, Tahir Elçi’ye kadar gideceğini kim tahmin edebilirdi? Bugün, benzerlerinin olmayacağını kim söyleyebilir şimdi?..

Ülkenin metropolünde kırık dökük de olsa bazı sesler çıkabiliyordu fakat oralardan gelen derin ve bitmez bir iç çekişten başka bir şey değildi. Bir kaç muhalif basın, bir o kadar demokratik kitle örgütü ve yüreği ellerinde bir avuç devrimci insandan ibaretti her şey… Sonra oralardan yükselen çığlığa sesini katanlar biraz biraz çoğalmaya başladı ama olanlar olmaya devam etti. Yeniden paramparça edilerek göç yollarına izler bıraktı onca insan. Ama sürüldükleri yeri hiç ama hiç unutmayarak, hüzünlerini yüzlerindeki gölgeli ışıkla örterek, sessiz ve belki de kimsesiz olarak…

Sarp kayalar kara bağlar

Feryada düşer zılgıtlar

O dağlar ki serin ağlar

Baba Munzur Munzur diye

 

Lokmalar niyaz edilir

Cem olur bade içilir

Hem söylenir hem dinlenir

Baba Munzur Munzur diye

 

Gözelerde ikrarım var

Ata dede ocağım var

Secereler böyle yazar

Baba Munzur Munzur diye

 

Daim sohbetler edilir

Aşk bilinir yol gidilir

Can olana el verilir

Baba Munzur Munzur diye

 

Bin yaram var sağ ederim

Göç olsam da ben yine benim

Ellet de bir gün dönerim

Baba Munzur Munzur diye

Sonrası mı? Mücadeleyi başlatan o arkadaşlar eşi benzeri olmayan türden bir kampanyayla olayı uluslararası boyuta kadar taşıyarak çoğalıp, kitleler halinde örnek bir davranışa öncülük ettiler!

Ben değil, tarih tanıktır o döneme…

***

O zamandan bir kaç sene sonra, Munzur’a barajlar projesi gündeme geldi. Yine aynı arkadaşlar, bu kez daha da çoğalarak 1997’de “Munzur’uma Dokunma” kampanya ve eylemini başlattılar. Munzur Festivali düşüncesi de bu döneme rastlıyor. Çünkü 1980’den sonra çok sayıda il, ilçe ve beldede “kaysı, çilek, karpuz, hıyar(!)” gibi isimlerle festivaller düzenleniyordu Anadolu’nun bir çok yerinde. Madem adı geçen festivaller o yerlerin tanıtımıyla ilgiliydi, arkadaşlar da yeniden insansızlaştırılmak istenen Dersim’e yeniden gelinsin, bir şeyler yeniden güzel olsun istiyordu. Yine meşakkatli bu süreç başlamıştı ve festival süreci ancak 2000 yılında sonuç verebilecekti…

 Festivalin ilkinde olamadım maalesef. Bu yüzden şair Mehmet Çetin’in sitemini hatırlarım hâlâ. (Yahu belki de hemşerilerim arasında en iyi sitem bana ediliyordur, kim bilir?) Sonrakilerin çoğunda oldum ama… 2’ncisi veya 3’üncüsüydü sanırım, oradaydım. Program gereği ilk gün Munzur’un kıyısında bir söyleşide katılımcı oldum, diğer gün de stadyumda şiir okudum. Okuduğum her neyse gerçekti ama hemşerilerimden dileyen kimse yoktu hemen hemen. Ama Allah için haklarını inkâr etmemeliyim ki polisler ve askerler her kelimemi dikkatle dinliyordu. Haa, o zaman çayır çimende yuvarlanmak, bedava çay-kek- Millet Kıraathanesi gibi bir furya yoktu ama şiir falan da kimsenin umurunda değildi. Belki de oradakilerin tek derdi, haklı olarak memleket hasretiydi… Her neyse, o gün festivalle ilgili sorumluluklarımı yerine getirdikten sonra, zaman benim için hasret giderme şeklinde geçecekti zaten…

Dersim’e çok yıllar sonra gitmeme rağmen görünüşte pek bir şey değişmemiş gibiydi. Şehir merkezinin coğrafi olarak genişlemesi pek olanaklı olmadığı için, olan değişiklikler de ufak tefek sayılırdı. Ama bizden sonra gelen kuşaklar bir hayli değişik gelmişti bana, pek tabi bazı esnaf kısmı da öyle. Yani fiziki değişikliğin olamaması bir yana, Munzur’un kıyılarında oluşturulan çay bahçeleri de güzeldi ama akşamları müzik diye o elektro bağlama sesiyle türkü diye söylenen ve tanımlayamadığım o garip gürültüler yok muydu, işte, işin bu yanı o günlerde dert olmuştu bana. Neyleyeyim ki oralarda aralıksız olarak oluşturulan her türlü baskının insanlarıydı onlar. Eleye eleye o müzik denen şeyin de doğrusunu bulurlar diye umut etmiştim o sıralar. Diğer yandan, yine de sanki ortamda bu kadar rahat olmaması gereken bir şeyler varmış gibiydi. Söyleyemiyor fakat hissediyordum. Yanımda o an olan ve orada yaşayan bir arkadaşıma ‘Bundan 5-6 yıl öncekinden daha rahat görünüyor ortam’ dediğimde, “Görüntüye aldanma. Festival vesilesiyle biraz gevşemiş gibi yaptılar, o kadar” diye yanıtlamıştı beni.

Evet, 90’lı yılların ortasında da gitmiştim Dersim’e. İstanbul’dan 20 saatlik bir otobüs yolculuğundan sonra garajda karşılaştığım manzara bir hayli ürkünç gelmişti bana. O zaman cep telefonu, internet gibi şeyler de yok tabi. Ne hikmetse otobüs sürücüleri müziğin dışında radyodan bir haber bile dinletmemişlerdi yolculara. Son durakta otobüsten iner inmez karşımda bir grup askerle yüz yüze gelmiştim. Bel hizasında tuttukları silahlarının namlusu yukarıya veya aşağıya değil insanlara doğru çevirmiş ve pis pis de herkesin gözlerine gözlerine bakıyorlardı. ‘Ne oluyor lan, dün gece darbe mi oldu yoksa? Duvar dibi mi yapacaklar bizi’ diye içimden geçirirken, diğer insanların normal davranışlarıyla rahatlamıştım. Neyse, bir taksiye bindim ama şoför hiçbir şey sormadan Palavra Meydanı’na doğru aracını hareket ettirdi. Bir yandan da etrafını kolaçan ediyormuş gibi yapıp, her fırsatta sağına dönerek yüzüme bakıyordu. Baktım olacak gibi değil, babamın adını söyleyerek bizimkilerin evini ve apartmanın adını sordum. Ne de olsa küçük bir yerleşim yeri, herkes herkesi bu yüzden tanıyor olmalıydı. Taksici bu kez daha tuhaf bakmaya başlamıştı bana. ‘Oğluyum” dediğimde de gülümsemişti. O arkadaşla kısa ama sıcak bir sohbet geçmişti aramızda. Sohbet dediysem, Dersim’deki ortam, baskılar, askerler, OHAL ve buna benzer kahrolası şeyler işte…

***

Benim için ilk olan festivalde söyleşi ve şiir okuma görevlerimi yerine getirdikten sonra artık Dersim’in tadını çıkarma vakti gelmişti. Abartı sayılmasın, çocukluğu tam olarak Munzur suyunda geçmiş birinin hasretliğiydi benimkisi. Bu yüzden onca insanla ilgim olsun istemiyordum. Öyle ki kalabalık Ovacık’a yöneldiğinde, ben Kutudere tarafına geçerdim. Onlar Pülümür veya Nazımiye’ye gittiğinde, ben çoktan gözelerin güzelliğiyle hasbihâl ediyor olurdum…

Çocukluğumun geçtiği o coğrafyanın her bir karışında hatıralarım vardı. Fakat o günlerde durup kendimi dinlediğim bir an’ım bile olamıyordu nedense… Şimdi burada o çocukluk yıllarımı anlatmaya kalksam, kahir ekseriyetiniz ya başka bir yerden söz ettiğimi ya da masal anlattığı sanır. Bu yüzden bu kısmı geçelim.

İşte o günlerde merkezde kaldığım bir akşam, bir davete icabet adına herkesin “Mavi Köprü” dediği, benimse çocukluğumun Orta Kaya’sı olan Munzur’un kıyısında oturuyoruz. Masada o zamanki belediye başkan yardımcısı Cafer Uğurlu, şehirde görevli bir savcı ile bir hakim, çocukluğundan beri iyi tanıdığım DYP’nin il başkanı ve bir-iki arkadaş daha var. İlk saatlerde sohbet çok derin değilse de güzel. İçiyoruz, masadakiler ne niyetine içiyor bilmiyorum ama ben içtiğim rakıyı bir çeşit ibadet sayarım ya, yine o niyetle içiyorum. Öyle ki mavi diye adlandırdıkları o ucube köprü hakkında tahminlerimi sıralıyorum. Estetik fukarası köprüyü belediyenin yapmış olamayacağını, askeri ve pratik savaş durumu köprülerine benzediğini, kaba bir metal yığını oluşundan söz ediyorum. Mavinin adını ve rengini kirletmeselermiş bari,üzerindeki boya haki renk olurmuş mesela gibi şeyler diyorum… Laf lafı açıyor ve daha sonraları sohbetimiz derinleşirken saatin de ayarını kaçırdığımızın farkında olamıyoruz… Zaman gece yarısını biraz geçe, elindeki makinelı silahları sallaya sallaya 6-7 kişi geliyor ve en öndeki sivil kalkmamız gerektiğini söylüyor. Hem de yakıcı bir emir tavrıyla söylüyor sözlerini. Masadakilerle gelenlerin birbirlerini tanıdıklarını anlamam fazla sürmüyor. Aralarındaki kısa konuşmadan ve hitaplardan anlıyorum ki 2 yıldızlı bir komisermiş o havalı devlet memuru. Devlet memuru dediğime bakmayın siz, görseniz, TBMM’nin 3. Mareşal rütbesini de kendisine verdiğini sanırsınız… Tekrarlıyorum: Belediye başkan yardımcısı ile o zaman etkili olan bir partinin il başkanını geçiyorum. Ulan şehrin savcısı ve hakimi de masamızda. Ama kimseden çıt çıkmıyor. Yani şaka değil, bir hakim ve bir savcı var masada ama ses yok. Yahu ne oluyor, yoksa devletteki hiyerarşinin, etiketin, yetkinin, makamın ve o şeyler her ne zıkkımsa onların skalası mı değişti? Komiser diğerlerini tanıyor oluşundandır herhelde, onca insanın içinde gözlerini benden ayırmıyor ve verdiği emirden de geri adım atacağa benzemiyor. (Artık stadta bulunan dinleyenler arasında o da vardıysa, belki de okuduğum şiirlerden etkilenmiştir.) Ama diğer yandan benim onca yıllık acıyı bir türlü yutkunamayışımdan mı, önümdeki aslan sütünün bende yarattığı “erkeklik”ten mi nedir bilmiyorum, kendimi komisere karşı bir yığın şey söylerken buluyorum. Masadakilerle birlikte yüce devletimizin cevval görevlileri de dinliyor ama ben konuştukça bam tellerine vuruyorum. Konuşurken komiser beni baştan aşağı süzer gibi yapıyor fakat o ayakta ben ve bizler oturuyoruz. Konuş babam konuş. Yaklaşık 15, belki 20 dakika konuştuktan sonra, (ki çoğunu aktarmayacağım burada) son olarak ‘Komiser bey, biraz buranın tarihini okumanızı ve buranın insanını tanımanızı salık veririm size. Siz Dersim’e zor olmazı anlayamadıktan sonra, ne bura insanının sizi kabullenmesini bekleyin ne de siz buranın bir şeyini anlayabileceğinizi umut edin. Ne yani, saat kaç olursa olsun, çocukluğumun geçtiği şu Munzur’un kenarında oturamayacak mıyım ben? Hem yanımda başkanlar, hakim ve savcı beyler olduğu halde bile oturamayacak mıyım yani?..” gibi gibi komiserin de egosunu biraz okşayan ve görev sorumluluğuna gönderme yaparak bitiriyorum konuşmamı… Sonuç mu? Lütfederek, “Peki, sessiz olmak şartıyla oturabilirsiniz ama geceyi fazla uzatmayın. Zaten bizler de buralarda olacağız” diyerek gidiyorlar. Yani o komiser “sessiz olma” şartını dememiş olsa, inanın, bizler koro halinde “Kadifeden kesesi kahveden gelir sesi” türküsünü avazımız yettiğince söyleyecektik o gece, iyi mi? Şaka bir yana, her şeye rağmen tadımız kaçmamıştı. Sonraki muhabbet “Sen nasıl konuştun öyle? Her an kötü bir şey olacak diye ödümüz koptu. Buradaki hiç birimiz böyle konuşamayız bunlara karşı” şeklinde olmuştu. Tabi gecenin son esprisini yine ben, ‘Rakıyı sizin gibi içmiyorum ki, ibadet diye içiyorum. O da bana iman gücü veriyor galiba’ şeklinde yapıyorum…

Bu satırları okuyanlar da biliyor ki yukarıda anlattığım bir istisna sadece. Benim birazcık curetim olmuşsa, masada oturanların kimliği ve festival zamanı onların da bir tatsızlık istememelerinin payını belirtmek lazım. Yoksa ne zaman olursa olsun, o ellerdeki silahlarla üstümüze gelindikçe, bizler o silahların koyu ve soğuk gölgesini hep tanıyor olacağız…

***

Peki sözünü ettiğim yıllardan sonra ne değişti Dersim’de? Daha öncesinden ne, ‘37-‘38’de ne, peki ya daha daha öncesinden, Osmanlı’dan beri, dahası bugün ne değişti?.. Hiç oğlu hiç değil mi?

Belirli periyotlarla olduğu gibi daha geçen yaz yine yakmadılar mı yaralı Dersim’i? Yine başta İstanbul’da bulunan DAM’daki (Dersim Araştırmaları Merkezi) arkadaşlarla birlikte oranın insanları can hıraş yangınlara müdahale ettiler. Buradan Dersim Doğa Aktivistleri’yle birlikte Ferhat Tunç, Hüseyin Ayrılmaz, Salman Yeşilgöz gibi arkadaşların şahsında, o karşı duruşa katılmış olan dostlara minnettar olduğumu belirtmiş olayım.

Ah Dersim, ah ki ah!

Tarifi çok zor bir tutku bizimkisi… O topraklara hem yar hem yara deyişimiz bundandır. 300 Spartalı efsanesini çok sevmemiz bundandır. Ve bundandır yüreğimizle birlikte yüzümüzün ve hüznümüzün uslanmayan sözlere düşmesi. Ve yine biliriz ki hayata üç sıfır yenik başlayan o insanların hiç eksilmeyen umudu var…

Çünkü:

Düşe kalka düş büyüttük o topraklarda

Düşe düşman olmaz bizden

Kimimiz göç olduk sürüm sürüm sürgündük

Kimimiz daha çocuk olmadan büyüdük

Biz acıyı duymadık ki gördük gördük

Yalan tarihin de canı cehenneme

Çünkü biz aşk diye dövüştük

Aşk için öldük

 

O dağların doruğuna

Güneşten ışık ekerler

Gidenlerin ardı sıra

Umutla selam ederler

 

Orda bir bulut vurulsa

Yağmuru isyana durur

Kayaları çiçek açsa

İsimleri berfin olur

 

Sen ağlama anacığım

Sıcak sakla hatıramı

Biz Munzur’dan yemin aldık

Doğuracak sabahları

 

Düşlerin de kanadı var

Kendi yarasını sarar

O dört dağın dördü birden

Dersim’i yaman kucaklar

Ahmet Can Akyol