Horasan yollarında – III

O git git bitmez coğrafyada kutsal “merx” ağacının ilahî kokusuyla mest oluyoruz. Ara sıra arabadan inip deli danalar gibi tepelere koşuyoruz.

“Gurbette Bin Yıl: Horasan Kürtleri” kitabında genişçe anlatacağım gibi Şah ve Şiîlik taraftarı olmak, tek bir ulusa özgü sayılamaz. Özellikle Minorsky’nin “dinî bir parti” olarak nitelendirdiği Şahsevenler hareketini anmakta fayda var. Osmanlı’nın Sünnîleşmesi ile İran’ın Şiîleşmesi, İzmir’den Hindistan’a kadarki altı bin kilometrelik hatta anlama ve anlatması güç bir hareketlilik yarattı. Bu hareketin Kürt tarafıyla ilgiliyim. Sorum şu: Kürtler açısından ne oldu?

Safevî taraftarı ya da Osmanlı ile sorunlar yaşayan bazı Kürt aşiretleri, on altıncı yüzyıldan itibaren Horasan’a göçertildi. Oraya yönelik Sünnî Özbek ve Türkmen saldırılarına karşı sınırlara yerleştirildiler. Orada yerleşik olan Kürtlerle kaynaştılar. Ana lehçelerini unutup Horasan’da baskın olan Kurmancî lehçesini öğrendiler. Kendilerine Kürt değil Kurmanc diyorlar, yaşadıkları bölgeye ise “Heray Welat” (Çığlık Ülkesi) ya da “Kurdistana Xerîb” (Gurbet Kürdistanı). Son dönemde ise “Kurmancistan” diyenler var.

Göç yolu üzerindeki pek çok yerde bakiyelerle karşılaşma, aşiretlerin tamamının Horasan’a ulaşamadığını ya da ulaşanlardan bir bölümünün döndüğünü gösteriyor. Aynı şekilde M.Ö. yedinci yüzyıl kayıtlarında orada yaşayan “Korde” halkıyla karşılaşmak olguyu çok boyutlu düşünmeyi gerektiriyor.

Son dönemde Kürtler arasında yaygınlaşan ve çoğunluğu kendi aşiretini göklere çıkarmakla marûf tarih yazıcılığını motive etmek istemem, ama Kandehar’ı, Herat’ı, Meşhed’i yöneten Konya, Sivas, Dersim, Palu, Van, Erzurum aşiretleriyle eski kitaplar ve Horasan çarşılarında karşılaşınca şaşırmamak mümkün değildi. Ancak beni yazılı Kürtçe edebiyat da en az bu karmaşık durum kadar ilgilendiriyordu.

Oralara gitmeden önce okuduğum kitap ve makalelerden yirmi kadar şairi belirlemiştim. Eski metinlerde Kurmancînin yanı sıra Arapça, Farsça ve Azerice ile de karşılaşılıyordu. Ama yeni dönemde Farsça çok baskındı. Kürtçe yazma etkinliği, bin dokuz yüzlü yıllarda iyice azalmıştı. Son çeyrek yüzyılda ise daha çok Kürtçe yazan isim söz konusuydu. Uydu üzerinden yayın yapan TV’ler sayesinde yüzyıllarca izole şekilde yaşayan Horasan Kürtleri, dünyanın başka yerlerinde de Kürtlerin yaşadığını görüyorlardı. Aynı şekilde kendilerininki gibi diğer Kürt dilleriyle karşılaşma, standart Kürtçeyle yapılan yayınları tanıma, internet, Kürtlerin mücadelesinin küresel bir hale gelmesi gibi olgular oradaki Kürtler arasında da ulusal bir uyanışa yol açmıştı. Bu yüzden yirmi yazar beklerken elli beş yazara ulaştık. Aslında sayı bundan da fazlaydı. Bu durumda kitap ve edebî eser yayınlamış olma ölçütü koyarak bir seçme yapılabilirdi. Ama bu da zordu, zira İran devleti özellikle Horasan’daki Kürtçe yayınlara hemen hemen hiç izin vermiyordu. Yayımına izin verilen tek tük Kürtçe kitabın Farsça çevirisiyle yayımlanma zorunluluğu vardı. İşimiz çok zordu.

Ama göçebe çadırlarından bağ evlerine gizlice getirilen elyazmalarına, kitapçılardaki tek tük Kürtçe kitaptan gelip kameramız önünde şiir okuyan ümmî şairlere kadarki çerçeve şekillenirken, sınırlı olan zamanı müzikle doldurmamak olmazdı. Îbê adlı gencecik adamın Aşxane şehrinde dutarla çaldığı ezgileri unutmam mümkün değil. O kadar sade bir adam ki sabah hafif bir gölge gibi vedalaşmadan kayboluyor. Serserilik var serde, Aşxane’den aklı havada üç delikanlıya takılıp Raz’a gidiyoruz bu sefer. O git git bitmez coğrafyada kutsal “merx” ağacının ilahî kokusuyla mest oluyoruz. Ara sıra arabadan inip deli danalar gibi tepelere koşuyoruz. O kadar çok gülüyorum ki çenem ağrıyor!

Bocnûrd’a dönüyoruz tekrar. Şehrin kuzeyinde, Xan Muhemmed Şadlû’nun türbesini çevreleyen ağaçlık alan, Dersim’den Ürdün’e, Azerbaycan’dan Sistan’a kadar sayısız kolları olan Şadîyanların hasbahçesiymiş. Göğe varan çınar ağaçları, Horasan’da hüküm sürmüş ve bin dokuz yüz elli ikiye kadar özerk yönetim olarak varlığını sürdürmüş Şadlû hükümetinden kalan yerlerden biri. Bu yönetimin sevimli bir müzeye dönüştürülmüş hükümet merkezi ile Eynexane (Aynahane) binası ise büyüleyiciydi.

Horasan, binlerce yılı bulan tarihsel süreçte Kürtlerin de ikamet ettikleri bir bölge. Hatta Horasan’ın kuzeyi, kroniklerde ve James B. Fraser’ın bin sekiz yüz yirmi beş tarihli “Narrative of a Journey into Khorasan in the Years 1821-1822” kitabında, buradaki Kürt nüfusunun yoğunluğu nedeniyle, “Kürdistan” diye anılıyor. Buraya en büyük Kürt göçlerinden birisi, on altıncı yüzyılın başlarından itibaren Afrîn, Maraş, Malatya, Sivas, Çemişgezek, Dersim, Harput, Erzurum, Ahlat, Van, Dağlık Karabağ, Urmiye ve Mehabad’dan gerçekleşmiş.

Horasan’da iki büyük konfederasyon var. Biri, demin yazdığım gibi Şadlû, ikincisi ise Çemişgezek ya da Zaferanlû. Zaten kim nereden göçertilmiş ya da göç etmişse oranın adını oraya taşımış. Aras nehri de var, Aladağ da, Kêşanak (Gültan hanım ve Zülküf abinin kulakları çınlasın) da var Xelat da. Ama bir soru var daha: Buradaki isimler, oradan gelenlerce buraya taşınmış olmasın?

**Kürt şair, yazar Selim Temo’nun Gazete Duvar’da yayınlanan Horasan Yolları 3 isimli yazı dizisidir.