Hükümran İnsan Türcüdür Irkçıdır Cinsiyetçidir

“bitkilere ve hayvanlara revâ görülen muamele, uygarlıklar düzleminden
bakıldığında, insanlar arasındaki ilişkilerin de kriteridir.”
Ulus Baker

Dağların, kurdun-kuşun rızkı

Çocuklarının ardı sıra iz sürü yordu anne.

Veli’yi zaten göremiyordu. Toprağa armağan kaldığını da göremedi. Ama yılları bulan politik faaliyet ve cezaevi yaşamından çıkıp gelen diğer oğlu Kamer yaşıyordu. İstanbul’daydı. Uzun yıllar sürgün hayatı yaşamak zorunda kalan çocuklarından Musa da nihayet Türkiye’ye gelebiliyordu artık ve o da İstanbul’daydı. Kısa bir süre için anne de İstanbul’da. Sürgündeki diğer oğlu yurduna dönemiyordu hâlâ ama onunla ‘bırae exretê’ olmamızdan mı, kendisini görme isteğim gibi, anne de beni görmek istemişti.

Kelaynak’tayız: Anne, Musa ve Kamer ile.

Anne, sözü hangi cümlede gezdirirse gezdirsin, getirip ‘ben köye gitmek istiyorum’da noktalıyordu. Bunu yaparken, çocuklarının itirazına karşı, Necati dolayımıyla olacak, aileden biriymişim gibi benden de destek bekliyordu. Ben de haddimi bilip susuyordum ama uzayan o, ‘ben köye gitmek istiyorum’ ısrarından sonra annenin susup kalmasına katlanamayan Kamer, biraz da sinirlenmiş gibi yaparak; ‘ne var köyde.. kim var.. neyimiz kaldı.. gidip ne yapacaksın orada?’ dediğinde, anne; ‘gidip bostan ekeceğim’ diyordu.

Kamer, 70’i aşan yaşıyla annenin orada yaşamakta zorlanacağı kaygısıyla sinirleniyor:

-Kimin için ekeceksin o bostanı anne? Kim kaldı ki orada, söyle kimin için?

O ana kadar, her ‘ben köye gitmek istiyorum’dan sonra başını öne eğip uzun uzun susan anne bu kez ağır ağır ve belki acıyla ama biraz da hatırlatan bir sesle yanıt veriyor Kamer’e:

-Sen dağların, kurdun-kuşun rızkını da unutmuşsun oğul…

Doğanın en yıkıcı afeti, insan

Sanırım şunu demeye çalışıyorum; annenin sözünü ettiği ‘dağların, konu-komşunun, kurdun-kuşun rızkı’ meselesi bizlerin çocukluktan beri bildiği, yaşayarak öğrendiği bir değerdi ve bu, içine doğduğumuz kültürden bize armağandı. Ama gün geliyor bizler de ‘dağların, konu-komşunun, kurdun-kuşun rızkını’ unutan insanlara dönüşebiliyorduk işte.

Bunun da hatırlattıkları oluyor..

Xérmaçık: Çocuk gözlerin tanıklığıyla, kırk dünya yılı öncesinden bir hatırlamadır: Köylü, ekinini eker. Sular. Gübreler. Yeşerip boy atmasını izler. Her türden zarar-ziyana karşı korur onu; komşunun evcil, doğanın özgür hayvan talanından da. Vakti gelir biçer ekinini ve alıp harmana getirir. Ekini biçerken ‘theyr û thûr’un payını tarlada bırakması bir an için es geçilebilir ama harmanda yaşanan, bu yazının meramını anlatmak için özel bir önem arz etmektedir.

Harmanda tane ile saman ayrıştırıldıktan sonra, diyelim ki buğdaydır ektiği, buğday tanelerini harmanın ortasına piramit formunda yığar. O anda harman sahibi köylünün yaptığı ilk iş, birkaç avuç buğdayı alıp harmanın yakın çevresine rastgele serpiştirmektir. Bu, ‘theyr û thûr’un, yani börtü-böceğin rızkıdır. Ya ondan ya da buğdayı çuvallarla evine taşıdıktan sonra, harmanda bıraktığı bir miktar ürünü de, etrafta bekleşen çocuklara, yoksullara, komşulara dağıtır. Bu da ‘der û ciran’ın, yani konu-kom-şunun hakkıdır ki adı xérmaçık’tır.

Kırmançca orijinli ‘xêrmaçık’, ‘harman yerinde verilen sadakalık’ olarak açıklansa da, durum tam olarak bu değildir. Çünkü ’xérmaçık’ dağıtmak sadece varlıklı ailelerin harcı değildir. Kuşkusuz ki harman sahibinin ekonomik gücü, sosyal statüsü, o yılki bereket gibi faktörler, dağıtılacak xêrmaçık’ın oranını etkilese de, oranın değişmesi, ’ciraniye’ içerikli bu paylaşımın özünü değiştirmemektedir.

Farklı sosyo-politik koşul ve kültürel iklimlerde yaşamanın getirdiği muhtemel kimi farklılıklara karşın, kırsal toplum insanı, kendisini, içinde yaşamını idame ettiği doğanın bir parçası olarak görmeye daha yatkındır.

Bir hayat-deneyim bilgisi olarak bunun görünürlerinden biri de, doğadaki diğer varlıklarla ilişkisinde kendi insanlığını sınamaya çalışması, ‘konu-komşunun, kurdun-kuşun rızkı’nı da böyle bir yerden anlıyor olmasıdır. Her ne kadar Crosby haklı olarak ‘insanlar yalnızca meşalelerle ya da taştan silahlarla donanmış olsalar dahi (…) dünyanın en tehlikeli ve acımasız vahşileridir’ dese de, insan yıkıcılığının, uygarlaşmayla koşut bir seyir izlediği de apaçıktır. Nitekim, kadim sayılabilecek kimi kültürlerde insan ölüsünün, toprağa gömülmeden önce yöredeki en yüksek tepelerden birine ‘kurdun-kuşun rızkı’ mantığıyla bırakılması, bir zaman sonra sadece kemikleri kalan ölünün toprağa gömülmesi dahi bir kanıt olarak yeniden hatırlanabilir. Örnekler çoğaltılabilir..

Meram da esasen bu insani yıkıcılığın, gelişme, ilerleme, uygarlık kutsaması ve hatta fetişizmiyle, bunu meşru kılma süreci ve tarihsel seyri arasındaki ilişkiyi anlama çabasında saklıdır zaten.

Mesela, ilk yontulan çakmak taşıyla ilk eritilen demir arasında yaklaşık üç milyon yıl varken, bununla hidrojen bombası arasındaki sürenin sadece üç bin yıl olduğu söylenmektedir. İnsanı ‘gelecek yiyici’ olarak tanımlayan Avustralyalı biyolog Tim Flannery’in de işaret ettiği ya da kimi antropologların ‘ideolojik patoloji’ diye tanımladıkları ve çılgınlığa dönüştüğünü söyledikleri şey, tam da budur.

Yani ilerleme ya da bugünü kurtarma adına, doğanın ve doğadaki ‘öteki’lerin emeğini, varlığını, geleceğini yağmalayan egemen insan, doğadaki örgütlü ve ‘meşru’ şiddetin tarihini de yazmaya devam etmektedir.

İlerlemeye dair fiili inancımız dallanıp budaklanmış ve bir çeşit ideolojiye dönüşmüş durumda’ diyen R. Wright, yakın yıllarda yıkıcı etkisi fiilen yaşanan küresel ısınmaya dair de, ‘ısınma oldukça kötüdür, ama’ demektedir, ‘asıl kötü olan dünyadaki iklim dengesinin ani bir şekilde alt üst olması, aşırı ısınma ve aşırı soğumalarla dolu olan o eski şekline dönmesidir. Eğer bu gerçekleşirse (…) uygarlığın büyük deneyi feci şekilde son bulacaktır.’

Hükümran insan türcüdür, ırkçıdır, cinsiyetçidir

Irkçılık kavramına benzeştirilerek “speciesism” olarak ilk kez 1970’de Richard D. Ryder tarafından kullanılan “türcülük”, esasen, insan merkezli dünya algısı ve davranışının eleştirisiyle, ve insan egemenliğinin yıkıcılığına karşı hayvan hakları savunusuyla gündeme geliyor. Peter Singer’ın “Hayvan Özgürleşmesi” adlı kitabı da, bu bağlamda önemli bir çalışma
olarak kabul görüyor. Doğadaki diğer canlılarla kıyasında insanı kutsallaştıran ve insan şovenizmi olarak da tanımlanan türcülüğün, insanın evrim sürecinde hangi evreye tekabül ettiği önem arz etmekle birlikte, bunun meşru kılma süreci ve saiklerinin tartışılması, konu bağlamında daha da aciliyet kazanmaktadır.

Öyle; türcülükten, ırkçılıktan ve cinsiyetçilikten söz ediyorsak, insanla, bizatihi insanın bunu meşrulaştırdığıyla sözü açımlamak durumundayız. İnsanın bu ‘meziyet’leri kazanmaya başladığı yer de, insanın, insansı olmaktan çıkıp ‘modern insan’ olmaya başladığı yer olsa gerekir. Yani, doğadaki diğer varlıklarla ilişkisinde onları, Aristoteles’in deyimiyle “canlı mülk” olarak görmeye başlayan insan, ve böylece insan merkezli bir kâinat algısını meşrulaştıran bir tarihsel seyir içinde, DNA’sının yüzde 99’dan fazlası aynı olduğu halde, türcülüğünü ırkçılıkla ve cinsiyetçilikle taçlandıran insan, kendi doğasına yabancılaşma sürecinin de ürünüdür. Ki zaten sorun, esasen türlerin, ırkların ya da cinslerin eşitsizliğinde de değil; bu eşitsizliğin bir egemenlik aracına dönüştürülmesinde, egemenliğin de dinsel, bilimsel vb. referanslarla meşrulaştırılmasında saklıdır.

Yani semavi dinler, aydınlanma süreci, modern toplum, hümanizm ve bilim de, değişik katkılarıyla ne yazık ki bu meşrulaştırmanın etkin özneleri olmuşlardır.

Yaşamsal bir ihtiyaçtan öteye, tartışılmaz bir hak olarak doğayı ve doğadaki diğer varlıkları insanın mülkü kılan bu meşrulaştırma sayesinde uygarlıklar, öncelikle ‘öteki’lere karşı bir şiddet ve soykırım örgütlenmesi olarak biçimlenmiştir. Bu meşrulaştırmanın bir Pirus zaferi olarak tanımlanmasında da beis yok artık. Nitekim, modern insanın, sadece diğer türlere karşı zaferiyle sınırlı olmayan, kendi türdeşleri üzerindeki acımasız zaferi sayesinde bu noktaya geldiği ve soykırımcı o ayak izlerinin şimdisi olduğu yüksek sesle söylenmektedir de.

İlerlemenin Kısa Tarihi’nde Ronald Wright, antropolojik bir bakışla, insansıların farklı türlerinin birbirlerini
yok etme sürecine dair, Neandertaller ‘evrimsel bir son yüzünden ortadan kaybolsalardı, o zaman doğal seçilimin elediği bu türün kaderine yanmaktan başka seçeneğimiz olmazdı’ diyordu. ‘Ama şayet onlar modern insan ırkının bir türüyse, o zaman onların yok oluşunun, tarihin ilk soykırımı olduğunu kabul emek zorundayız. Hatta daha da kötüsü, bu belki de ilk değildi, sadece kanıtların bize ulaşabilmesi anlamında ilkti. Buna göre biz bir milyon yıllık acımasız zaferlerden süzülerek, atalarımızın günahlarını genetik haritamızda taşıyarak, tekrar tekrar aynı biçimde davranmaktayız’ derken, insanın tarihsel gerçeğini hakkaniyetle dile getiriyordu.

Dünyadaki yaşamı getirdiği var ya da yok olma sınırına rağmen tekrar tekrar aynı biçimde’ davranmaya devam eden insanın, doğasına ve doğadaki ‘öteki’lere yabancılaşma süreci, doğa tarafından biçimlenmesi sürecinin de sona erdiği ama edindiği yeni kültürel değerler üzerinden biçimlendiği bir ‘ilerleme, gelişme’ sürecidir de bu, şimdi mağmasında yandığımız. W.H. Auden, her ne kadar ‘bir kültür, sahip olduğu ağaçlardan daha değerli değildir’ dese de, bu meşrulaştırma, insan kültürünü kutsama bağlamını daha da koyulaştırmaktadır. Türî, ırkî, cinsî ötekileştirmenin tarihi, tam da bu meşrulaştırma zemininde ‘şiddet’ kültürünü daha da meşru kılmıştır. Antropolog M. Wolpoff ‘Şiddet olmaksızın bir insan topluluğunun diğerinin yerini alması düşünülemez’ derken, tam da bu sürece işaret ediyordu.

Yani, doğa karşısında tek efendi, insan! Doğadaki diğer canlıların da efendisi, insan! Doğadaki tüm varlıkları ve emeklerini sadece kendisine sunulmuş birer nimet olarak gören tek varlık, insan! İnsanlar arasında kendi klanı, kendi kabilesi, kavmi, aşireti, milleti, cinsi biricik olan, insan! Düşünen tek varlığın kendisi olduğuna inanan, bütün kâinatı yönetme hırsıyla malul en akıllı, en zeki tek varlık, insan! Bundandır ki, dünyadaki bütün canlı/cansız varlıkların mülk sahibi olan, doğaya, doğal yaşama dair bir aidiyet taşımak yerine, doğayı ve doğadaki tüm varlıkları temellük eden insan, doğadaki diğer türlerle ilişkisinde de, farklı ırklar ve cinslerle münasebetinde de türcüdür, ırkçıdır ve cinsiyetçidir!

Ezcümle, ciraniye

Sokrat ölüme mahkum edilmiş. Eşi, haksız yere öldürülüyorsun, deyip ağlamaya başlayınca; Ne yani, demiş Sokrat; bir de haklı yere mi öldürülseydim!

Dünyadaki türcü, ırkçı, cinsiyetçi insan katliamına tepkilerin çoğu kez böyle ‘haksız yere’lik itirazı ve iniltisiyle sınırlı kaldığı koşullarda; bu katliamı yapanların, cinayetlerini meşru kılmaları, egemen kıldıkları zihniyet dünyalarıyla bütün bir insanlığın ruhunu ve vicdanını teslim alıp suç ortağı yapmaları da kolaylaşmaktadır. Tıpkı cinsiyetçilik gibi, bunun sınandığı bir başka alan da dünya dilleri ve içlerinden çoğunun kaderi ve kederidir. Nitekim, araştırmalara göre, şu an dünyada konuşulan dil sayısı 7 bin civarında olmasına karşın, bu dillerden her biri, iki hafta içinde yok oluyor. Bir ek bilgi daha; ‘öteki’leştirilmiş bu diller, bitki ve hayvan türlerinden de daha hızlı yok oluyor..

Ciraniye, Kırmançca bir sözcük. Türkçe meali ‘komşuluk’.

Metin Türkçe yazıldığına göre, önermeyi de ‘komşuluk’ diye yazıp geçmek mümkündü. Ama değil; milyonların içine doğdukları ve yine içine öldükleri bu dil, TC tarihi boyunca yasaklı bir dil olarak yaşadı. Bu topraklarda daha önce de söndürülen kimi diller gibi yıllardır yok edilme tehdidi altında. Bu dilin dağları bombalanır, ormanları yakılır, çocukları kekemeleştirilir, ırmakları kendi sularıyla boğulmak istenirken, bu yıkıcılığa politik anlamda karşı çıkanlar dahi, bu dilden üç-beş sözcük olsun, ‘ağızlarına’ almadılar. Tıpkı, bu coğrafyada son konuşanını da yitirdiğimiz Ibıhça’dan bir sözcüğü dahi dilimize armağan almadığımız gibi. Biraz da bundandır ki, Ciraniye, hiç değilse bu tartışmada, hakkaniyeti hatırlatmak istiyor. Derken;

Bilindiği üzere, insanın tekçiliği de, ırkçılığı da, cinsiyetçiliği de türcülüğüyle başlayan bir süreçtir. Algı sürecinin ‘tekçileşme’ serüveni, insanın öncelikle doğadaki diğer varlıklarla ‘ciraniye’ ilişkisini, ardısıra da kendi türü arasındaki eşitliği bitirmesiyle koşut bir süreçtir. Ciraniye, en azından bu anlamda, yani insanın yemek, tüketmek, yok etmek durumunda olduklarıyla araya konulacak mesafeyi belirlemek için bir olanak olarak değerlenebilir. Yani ilerleme, gelişme, sanayileşme, kentleşme gibi saiklerle ortaya çıkan sanayi, nükleer, evsel ve diğer insan karakterli atıklarla oluşan kirliliğe ve yıkıma karşı; doğadaki tüm canlıların ortak yaşam alanı doğanın, insanın yağmasına ve talanına, bu anlamda ter türden şiddetine ve savaşına karşı; ekolojik dengenin bozulmasına karşı; doğadaki değişik dil, ırk, cins, inanç ve kültürün, bitki ve canlı türünün yaşamını sürdürmesi, insanın, bir parçası olduğu doğayla uyum içinde yaşaması için, doğadaki her türden varlıkla ilişkinin bir de ‘ciraniye’ bağlamında düşünülmesi, bir seçenek olarak sürece katkı sunabilir.

Doğadaki ‘öteki’ insan ve canlı varlıklarla daha sahici bir ciraniye ilişkisi kurmanın önceliklerinden biri de, onların yaşam hakkına saygıdan, en azından onları iştahla ‘yeme’ alışkanlığıyla araya bir mesafe koymaktan geçecektir. Burada vegan/vejeteryan önermesinden öteye bir açılım da gerekmektedir. Egemen insanın hırsı, kutsal amacı için ‘öteki’ insan dahil, her varlığı araçsallaştırmaktadır. Bundandır ki, G. Francione’ın da işaret ettiği gibi, yaşam hakkı sınırını ‘homo-sapiens’in her şeyi mülk edinici sınırından öteye taşımak gerek. Bu anlamda da ‘temin edilmesi gereken ilk hak, başkalarının amaçlarına hizmet eden bir araç muamelesi görmeme hakkıdır.

Tartışılması, hem zihniyet dünyası ve hem de davranış farkındalığına kazandırılması önerilen bu ‘mesafe’, Ruther’ın sözünü ettiği ‘doğayla ve insandışı yaşam formlarıyla yeni ilişki kurma yolları’nda bulgulanabilir. Yine Ruther’ın “İnsan yaşamı projesi, artık ‘doğaya hükmetme’ projesi olarak değerlendirilmemeli. (…) Bunun yerine, ekolojik uyuma dayanan yeni bir dil bulmalı, içinde yaşayıp hareket ettiğimiz, varlığımızı ortaya koyduğumuz dünya sistemleriyle bilincimiz arasında karşılıklı bir ilişki kurmalıyız” demesi gibi.

Önerilen, ne tarihsel sınıf savaşımı gerçeğini, ne sömürüyü ya da yoksulluğu, ne de bütün bunlara sebep olanın egemenlikçi sistemler ve onların şiddeti olduğu gerçeğini dışarıda bırakan bir ilişki biçimi değil; ama sanayi adına, yerleşim adına, tarım adına, avcılık adına, teknolojik gelişme, deneme, ve bilimsel ilerleme adına; yani her ne gerekçeyle olursa olsun, insanın tüketim hırsına, her şeyi mülk edinmesine, ve tür olarak sadece insan adına değil; yaşamın bir bütün olarak var ya da yok olma tehlikesine karşı, algıdan davranışa değişim adına, yeryüzünün bir canlı organizma olduğu gerçeği ve farkındalığıyla, yeni bir hukuka, yeni bir sözleşmeye ‘ciraniye’ bir değişim ve dönüşüm zemini sunabilir.

Nitekim, bir atom altı parçacığı ikiye ayrılıp evrenin iki ucuna yerleştirildiğinde, iddiaya göre, bu iki parçacık, sanki hiç ayrılmamışlar gibi, aynı hareketleri yapamaya devam ediyorlarmış, mesela. Yani ister teolojik bağlamda kâinatın ruhsal bütünlüğünden, ister materyalist ‘evrenin maddi birliğinden söz edelim, sonuç, evrenin organik birliğine, evrendeki her varlığın birbiriyle ‘komşuluk’ ilişkisi içinde olduğu gerçeğine işaret etmektedir. Çin’de sıkılan böcek ilaçlarının Antarktika buzullarında biriktiği bilgisiyle söylenmelidir ki, bu ilişki, örneğin Medine Vesikası’nda dile geldiği gibi, artık, ‘her taraftan kırk haneye kadar komşu sayılır’ gibi de değil; galaksimizdeki diğer muhtemelleri de dışarıda bırakmayan ama öncelikle evrende bütünü gören, içinde yer aldığı parçayı duyan bir ciraniye hukukuyla yeniden düşünülmelidir.

Bu hukuk, Ulus Baker’in, insanlar arasındaki ilişkilerin de kriteri olarak gördüğü ‘bitkilere ve hayvanlara revâ görülen muamele’nin reddiyle öncelikli cümlesini kurabilir. Dünyanın yeni bir düşe ihtiyacı olduğunun giderek daha çok dillendirildiği günümüz dünyasında türlerin, cinslerin, emeğin ve doğanın özgürleşmesi süreci buradan da sınanmayı talep etmektedir.