Yalın gerçek ve içimizdeki düşkünler

Osmanlı tarihi boyunca rahat yüzü görmeyen Alevi toplumu, aynı zamanda sayısız iftiraya da maruz kaldı. Yüzyıllar boyunca ‘kâfir’ denilerek ötekileştirildiler.

Tarihin hiçbir evresinde Osmanlı ile barışık yaşamayan Dersim’in, 1850’den itibaren sistematik askeri seferlere maruz kaldığı söylenir. Eldeki tarihsel verilerden yola çıkarak bu tespitte bulunan araştırmacılar ciddi saldırıların bu süreçle başladığını söylemektedirler. Doğru olmakla birlikte dost düşman da bilir ki bunun evveliyatı daha vahim çalkantılarla doludur.

Bakın Naşit Hakkı Uluğ ne diyor: “1925 senesi Haziranın sıcak bir günündeyiz. Fatih Mehmet, İstanbul’u alalı aşağı yukarı 470 sene var. Dersim de İstanbul ile hemen aynı senelerde bu devlete bağlandı. Fakat bu beş asrı ondan evvel nasıl yaşıyorsa öyle geçirdi. Ona hayatında yalnız ‘içgüdü’ hâkim oldu.” (Derebeyi ve Dersim sf. 22)

Özcesi yazar, biz onu kendimize bağladık ama o bildiği gibi yaşadı demektedir. Buradaki esas söylem Dersim’de bir türlü kurulamayan hâkimiyetin itirafıdır. “Bildiği gibi yaşadı”dan kasıt da bu olsa gerek. Dersim’de kurulamayan hâkimiyetin evveliyatı olmakla birlikte, Osmanlı Dönemi’nin bariz çelişkisi kuşkusuz ki inançsal çelişkidir. Bu çelişkiyi Yavuz ile sınırlı tutmak, Kanuni’yi ödüllendirmek anlamına gelir. Çünkü Alevi toplumuna karşı Sürek avı hep vardı ve devamla da bu kıyımlar kesintisiz bir şekilde devam etti. Gerçek şu ki, Osmanlı girdiği her alanda Sünni İslam’ı egemen kılmak istemiştir. Buna itiraz eden halklar ya biat etmeye zorlanmış ya da İslam adına kılıçtan geçirilmiştir. Dolayısıyla Osmanlının emelini bilen Dersim, bu hegonomik saldırıya karşı durmayı kendisine görev saymıştır.

Osmanlı Tarihi boyunca rahat yüzü görmeyen Alevi toplumu aynı zamanda sayısız da iftiraya maruz kaldı. Baştan itibaren dönemin otorite dilinde hep iftira ve hep düşmanca bir tutum vardı. Yüzyıllar, ‘kâfir’ tabiriyle ötekileştirilen Kızılbaş inancına atılan iftiralarla geçti. Bu iftiralardan Dersim de payına düşeni aldı. Öyle ki Şeyhülislamların günahkârlar diyarı diyerek hedef gösterdikleri Dersim, asırlar boyu askeri seferlere maruz kaldı ve Kızılbaş’ın ölümü cennete eş değer sayıldı.

Karmatiler’den beri günahkârlar listesine dâhil edilen hak yolu insanları, İslam ordularının gazabına uğramamak adına Mezopotamya havzasında durmaksızın mekân değiştirdiler.

Bir türlü hayat hakkı tanınmayan bu dağ insanları, sığınabilecekleri bir toprak parçası arıyorlardı. Süre gelen bu kaçış hali nihayet onları dağlar ve nehirler ülkesine getirdi. Herkes dağları sever ama Dersimli’nin dağ sevdası tarih öncesi kadar eskidir. Düz ovada taşın bir hükmü yoktu, ama dağların zirvesini tutanlar için taş mükemmel bir silaha dönüşebiliyordu. Zira dağ, Dersimli için bir nevi sığınma evi ve can güvenliği demekti. Özgürlüğün doyumsuz tadına varmaktı. Keskin kılıcın erişemeyeceği kutsal mekândı. Özcesi Dersim yeryüzü tanrılarından ve zulmünden kaçanların yurduydu. Rahmetli babam Rençper’di. Engebeli arazide çalışırken ataları için (gorna gorn bıre): “Kahrolasıcalar herkes gitti verimli düz ovaları seçti, onlar bula bula bu dağı taşı buldular.” diyordu. Babama o gün bilincim erişemediği için şunu diyememiştim. “İşin sırrı her fecirde senin Güneş’e karşı dara duruşun ve kâinatı aydınlatan o kutsal ışığa yüklediğin duada yatıyor.

Suçluydular, çünkü onlar Semavi dinlerin aksine görünmeyen tanrıyı yeryüzüne indirerek ona biçim verdiler. Onun kudretini dağa, taşa, toprağa, kutsadıkları ulu ağaçlara, nehirlere ve cümle yaratıkların nuruna yükleyerek, onu görünür kıldılar. İnsanlığın büyük kâbusu ve korkusu olan cehennemi iyilik ve kötülükten ibaret gören yol âşıkları, onu kör kuyudan çıkarıp yeryüzüne taşıdılar. Bütün sır insandadır, iyilik de, kötülük de ona mahsustur ve cennet ile cehennemi yaratan da odur. Allah adına baş kesen, insanlığı ateş kuyularında yakan da odur. Hem cennet, hem de cehennem insanlığın eseridir dediler. Bu onların günahkâr olmaları için yeterli nedendi. Şeyhülislamların Tanrı adına fetva verip, katli vaciptir emirnamelerine sebep de bu olsa gerek. Oysa onların Tanrısı, Şeyhülislamların emrine girmeyecek kadar yüceydi ve kimseyi kendi adına tayin etmiş değildi. Tanrı adına da olsa bütün savaşlar, iktidarlar ve saltanatlar için yapılır dediler. Biz bu haksız kavgada yokuz, yeryüzü sofrasında, yetmiş iki milletin kardeşliği, bizim için kutsal olan her şeyden daha değerlidir. Coğrafyamızı kana bulayan tekçi zihniyetin marifeti ve yanı başımızda İslam adına boğazlanan insanlığı gördükçe onlara hak vermemek mümkün mü?

Ne diyor Yunus: “Dört kitabın manasın/ Okudum hâsıl ettim/ Işığa gelince gördüm/ Bir uzun hece imiş.” Yunus’un bu dizeleri aslında her şeyin özeti niteliğindedir. Bu uğurda yol yürüyenler, dinsel dogmalardan ve bağnazlıktan çok çektiler, çok badireler atlattılar. Buna karşın sahip oldukları değerleri, “piro pak” duygularla bize teslim etmeyi görev saydılar. Yalın gerçek bu kadar açık ortada iken redd-i mirasçılıkta sınır tanımayan içimizdeki düşkünler, Alevi inancını tabu kültürüne entegre etmek için yoğun çaba sarf ediyorlar. Bu aymazlık, insanlık için bir uygarlık manifestosu niteliğinde olan Alevi yol öğretisine hakarettir. Örneğin Dersim inancının köşe taşlarından biri olan Xızır (Hızır) ceminde, cem evimizin ortaklaştığı tek kurum Tunceli Valiliği oluyor. Üstelik O Valilik Dersimi bu gün kayyumla yönetiyor. Alevi inancını karşıtı içinde eritmeyi, kendisine görev sayanların hala bu erkânda söz sahibi olmaları ne büyük talihsizlik.

Başa dönecek olursam, Naşit Hakkı Uluğ 1925’te Dersim operasyonuna dâhil olurken, beş yüzyılın muhasebesini yaparak işe koyuldu. Bu muhasebenin sonucudur ki, Dersimde kışla yapmaya gelenler, yanına cami kondurmayı ihmal etmediler. Bizse kendi tarihsel muhasebemizden gittikçe uzaklaşıyoruz ne yazık ki! Özellikle Dersim inancını gölgeleyen Diyanet motifli anlayış ve gönüllü asimilasyoncu halimiz kabul edilir gibi değil. Çok çekmiş bir kavmin ardılları olarak baltayı tutan el olmaktan çıkmamızın vakti gelmedi mi?

Not: Ata sözü. Ağaç baltaya demiş ki, ben senin beni kestiğini değil, sapının benden olmasına üzülüyorum.