Kuş Ekmeği Madımak ya da Ateşte Semah Dönenler

Sivas Madımak Oteli, 2 Temmuz 1993 akşam üzeri, şeriat isteyen kişilerin ’Kanımız aksa da zafer İslam’ın’’ sloganı
eşliğinde yakılmıştı. Aziz Nesin’i bahane eden fanatik İslamist yığınlar, Anadolu’da çokça yaptıkları gibi Alevilerin katlini kendilerine farz görmüşlerdi.

Sivas’ta, Pir Sultan’ın asılmasından yüzyıllar sonra, devletin gözleri önünde dünyanın en büyük aydın ve sanatçı katliamı yapılmıştı.

Tansu Çiller “Çok şükür, otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir” diyerek saldırganları başbakan sıfatıyla korumuştu.

Bu yangında Nesimi Çimen, Asım Bezirci Muhlis Akarsu, Behçet Aysan, Metin Altıok, Asaf Koçak, Uğur Kaynar, Hasret Gültekin’inde aralarında olduğu 33 aydın ve sanatçının yanı sıra iki otel çalışanı ile iki ‘saldırgan’ da yaşamını yitirmişti.

Yetmiş iki millete bir nazardan bakmayı düstur edinen Alevilerin dünyaya barış ve kardeşlik gelsin diye döndüğü semah Sivas’ta ateşle imtihana tutulmuştu. Aleviler, Madımak Otelinde, aşkını ateşte sınayan pervane gibi dönüp dönüp yanmışlardı.

Aleviler Kerbela’dan bu yana hep zulüm gördüler

Osmanlı ‘Etraki bi idrak’ (Akılsız Türkler) ve ‘Rafizi Ekrad’ (Alevi Kürtler) dediği Alevileri, inançlarından dolayı katledilmesi gereken topluluklar olarak görmüştü. Osmanlı İmparatorluğu’nun mirası üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde de durum farklı olmadı, Sivas, Maraş ve Çorum’da olduğu gibi Aleviler yerlerinden, yurtlarından sürülüp katledildiler.

Alevilerin ilk sistemli katli Yavuz Selim döneminde olmuştu. Padişahın şeyhülislamı Hamza Efendi, Alevileri kayıt altına alıp, fişledikten sonra, kırımına fetva vermiş, tarihteki en büyük Alevi katliamı sistematik bir şekilde yapılmıştı. Şah İsmail’le savaşan Yavuz Selim, savaş meydanında bilediği kılıcını Alevilerin boynuna uzatacak ve en az 40 bin Alevi’yi katledecekti.

Şeyhulislam Ebusuud ta 1500’lü yıllarda Aleviler için şöyle bir fetva vermişti: “Şeriata aykırı düşünce ve inanç içindedirler. Şeriatı küçümserler, Kur’an’ı hafife alırlar. İlk üç halifenin halifeliğini inkar ederler.Ebu Bekir, Ömer ve Osman’a söverler. Peygamberin eşi Ayşe’ye söverler. Kafir ve ehl-i fesattırlar, dinden dönmüşlerdir.
Başlarına giydikleri, küfür (kafirlik) ve Kızılbaşlık işaretidir. Hem dinsizdirler hem de sultana isyan ederler. Kadınlarının ve erkeklerinin nikahları batıl ve geçersizdir. Bu nedenle çocuklarının her biri zina (veled – i zina ) çocuğudur. Ehl-i din olan akrabalarından dolayı miras hakları yoktur. Kestikleri hayvanlar murdardır,
etleri yenmez. Okla, köpekle, doğanla avladıkları dahi murdardır. Topluca öldürülmeleri gerekir. Onları öldürmek
için yapılan savaş, en büyük, en kutsal savaştır. Bu uğurda ölmek şehitliğin en ulusudur. Tamamını öldürüp yok etmek Müslümanlar için farzdır.’’

Şeyhülislam Hamza ve Ebusuud’un fetvasına benzer olmasa da aynı mantık ve nefreti taşıyan cemaatler ve paramiliter yapılar günümüze değin benzeri katliamlar yapmaktan vazgeçmediler. Koçgiri ve Dersim başta olmak üzere Maraş, Çorum, Malatya ve Sivas’ta, Sünni İslam’ın ‘gereği’ görülen kanlı ayaklanmalar yaşandı.

25 yıl önce Sivas’ta “Müslümanlar” imzası taşıyan bir bildiride ‘’Gün Müslümanlık uğruna gerekleri yerine getirme günüdür’’ denilerek, 15 bin civarında ‘Müslüman’ toplanmış ve dünyanın en büyük aydın-sanatçı kırımlarından biri gerçekleşmişti. Osmanlının, Aleviler için bıraktığı ‘nefret’ geleneği, Cumhuriyette de güncellenmişti.

Aziz Nesin kimi tahrik etmişti

Aziz Nesin, aykırı fikir ve davranışlarıyla şahsına münhasır bir kişi olarak hep uçlarda dolaşan bir yazar olageldi. Salman Rüşdü’nün, İslam dünyasında tepki toplayan, Muhammed Peygamberi ve İslamiyeti eleştirdiği ‘’Şeytan Ayetleri’’ kitabını Türkiye’de yayımlamak (kısmen yayımlaması) istemesi büyük tepkilere neden olmuştu. Yazar Nesin bu faaliyetinden dolayı ölüm tehditleri de alıyordu.

Oysa aynı Aziz Nesin, Alevileri de eleştiriyordu. Sünnilerden esirgemediği fikirlerini Alevilerden esirgiyor değildi.
1 Temmuz 1993’te, yani katliamdan bir gün önce verdiği konferansta Alevileri ve onların kültürel geleneklerini, kendine özgü o sert üslubuyla eleştirmişti.

‘Türklerin % 60’ının aptal olduğunu’ söyleyen Nesin, Pir Sultan şenliklerinde de ‘Pir Sultan’ı pek tanımadığını, Aleviliğin ne mezhep ne de tarikat olduğunu, kendilerini yeniden tarif etmeleri gerektiğini, sazın bir enstrüman olarak yüzlerce yıldır aynı şekilde çalınmasını gericilik olarak gördüğünü’, Alevilerin yüzlerine karşı söylemişti.

Aleviler kendilerine yapılan ‘haksız’ eleştirilere, olgunlukla yaklaşmış, Nesin’in açıklamalarını fikir özgürlüğü kapsamında değerlendirmişlerdi.

İnançlarına ve bir ibadet enstrümanı olan sazlarına yapılan eleştiriyi Aleviler de Sünniler gibi tepkisel karşılayabilirdi. Ama bunu yapmadılar. Çünkü onların membasında ‘incinsen de incitme’ felsefesi kaynıyordu.

Ama Sivas’ta örgütlenen şeriatçı cemaatler, yapılan eleştirileri hakaret olarak yorumlamış, Aziz Nesin’in katlinin vacip olduğuna çoktan ikna olmuşlardı.

Yerel basın kışkırtıyor

Sivas Katliamında, tıpkı 6-7 Eylül olaylarında olduğu gibi basının kışkırtıcı rolü büyüktü.

Yerel Yeni Anadolu Gazetesi ile yerel Hakikat Gazetesi Aziz Nesin üzerinden Alevileri hedef göstermişti. Pir Sultan’ın her hangi bir dine, mezhebe bağlı olmadığını, toplum içine nifak sokan biri olduğunu yazan yerel Yeni Anadolu Gazetesi’nin ötekileştirici diline, yerel Hakikat Gazetesi “Bunlar Yavuz’un kıyamını unutmuş olmalılar ki, yeniden Sivas’a gelme cesareti gösterdiler” cümleleri kurarak, meselenin Aziz Nesin olmadığının işaretini vermiş, katliama
zemin hazırlamıştı.

Sivas’ta yabancı varmış

Türkiye Milli Gençlik Vakfı (TMGV) 1993 Temmuz başında Sivas’ta bir “Hicret Koşusu” yapmak için çalışmış ve o dönem belediye başkanı olan Temel Karamollaoğlu’nun da bu organizasyonun içinde olduğu, hatta ‘gençlerin’ Sivas’a getirilip, cemaat yurtlarına yerleştirildiği iddia edilmişti.

Dönemin Malatya Valisi Saffet Arıkan Bedük ise “Malatya’dan Azczmendiler ve Hümeyniciler Sivas’a gitmiştir. Polis bunları biliyor” açıklaması yaparak, derin ve büyük organizasyona dikkat çekmişti.

Kente giriş yapan paramiliter kişi ya da grupların akıbeti, Sivas davası zaman aşımına uğrayana dek öğrenilemedi, hâlâ da gizemini koruyor.

MİT, bilgi saklamış

Şeriatçı grupların, yerel basının da tahrikiylegünler öncesinden hazırlandıklarınıduymayan kalmamış olsa da Sivas Valisi Ahmet Karabilgin ‘duymadığını’ TBMM Araştırma Komisyonuna söylemişti. Vali, MİT’in kendisine istihbarat vermediğini net olarak beyan etmişti.

Genel Kurmayın kendisini saatlerce oyalayıp, profesyonel asker vermediğinden yakınan Vali Ahmet Karabilgin, ayrıca; polis ve istihbarata, ‘belediyenin işlettiği tesislerde yabancı insanların saklandığı’ iddiasını araştırmak için görev verdiğini ama bu konuda kendisine bilgi verilmediğini de ifadesine eklemişti.

2 Temmuz 1993 Cuma günü, namazdan çıkan kitleler, derin eller tarafından planlanan program gereğince, Buruciye Medresesi’nde sergi gezen topluluğa konferans izlemek için kültür merkezine gelen 1.000 kadar davetliye, o gece dikilen Ozanlar Anıtına, ve son olarak da Madımak Oteline saldıracaklardı.

Polis kayıtlarına göre 15 bin kişi “Türkiye Müslümandır, Müslüman kalacak!”, “Kanımız aksa da zafer İslamın!”, “Cumhuriyet Sivas’ta kuruldu, Sivas’ta yıkılacak!”, “Muhammedin ordusu, kafirlerin korkusu” sloganları atarak saldırıya geçmişti.

Pir Sultan’dan Aşık Veysel’e Sivaslı Ozanlar Anıtı, bulunduğu kültür merkezi önünden iş makinesiyle söküldükten sonra, iple bağlanıp, sürüklenerek madımak otelinin önüne getirilmişti. Gövdesinden koparılan heykel başı tükürülmek için göstericiler içinde dolaştırılmış, gözleri tornavidayla oyulduktan sonra benzin dökülerek yakılmıştı. Belediye binasından yapılan anonsta heykelin başına gelenler şehre hoparlör aracılığıyla ‘’Muhterem Sivaslılar heykel parçalanmıştır’’ sözleriyle müjdelenmişti.

Vali Ahmet Karabilgin’in TBMM Araştırma Komisyonuna verdiği bilgilere göre ‘Aziz Nesin şeriatçı ayaklanmanın
bahanesi yapılarak, bir Alevi- Sünni çatışması hedeflenmişti’. Vali, kültür merkezi ve Buruciye Medresesinde önlem almalarından dolayı büyük bir katliamın engellendiğini de ifadesine eklemişti.

Dönemin Belediye Başkanı olan Temal Karamollaoğlu, bugün hâlâ, katlimda bir sorumluluğu olmadığını söyleyerek
siyasi hayatına Saadet Partisi Genel Başkanı olarak devam ediyor. Ama Trafik Bölge Müdürü İzzet Karadağ ‘dağılmakta olan göstericilerin belediye başkanının konuşmasından sonra tekrar toplandığı’ bilgisini kamuoyuyla paylaşmıştı. Kalabalığa “gazanız mübarek olsun” diyen başkana, göstericiler “Mücahit Temel” tezahüratıyla karşılık vermişti.

Yine Sivas Valisi Karabilgin, Temel Karamollaoğlu’dan, itfaiyenin yangına müdahale etmesini istediğini, ama Karamollaoğlu’nun bu isteğine kayıtsız kaldığını, hatta itfaiye erlerinin araçların kapılarını kitleyerek yangına su sıkmadıklarını da söylemişti.

Otel kebapçı yapıldı ama müze yapılmadı

Madımak Hoteli katliamdan bir süre sonra, vicdan yaralayan bir gelişme ile kamuoyunda büyük rahatsızlığa neden
oldu. İnsanların diri diri yakıldığı otel; ailelerin ve olaya duyarlı kamuoyunun isteği olan müzeye dönüştürülmediği
gibi, aksine düşmanca bir tavırla, kebapçı dükkanı yapıldı. Aileler ve Alevi derneklerinin yaptığı başvurular kısmen sonuç vermiş, kebapçı dükkanı kapatılıp, yerine kültür merkezi açılmıştı.

Alevileri tarihsel düşman belleyen ‘odaklar’ Madımak’ı müze yapmadıkları gibi açtıkları bu işlevsiz kültür merkezinin duvarlarına, öldürülen aydın ve sanatçıların yanına, yangında kazara ölen iki saldırganın da fotoğraflarını astılar. Zalimi ve mağduru aynı çatı altında, aynı karede gösteren devlet, Alevilerin yarasını kanatmaktan imtina etmiyor hâlâ.

Dava zamanaşımına uğratıldı

Sivas Madımak Oteli katliam davası adalet kriterlerinden uzak, hukuksuz bir şekilde uzun yıllara yayılarak sürdürüldü. 15 bin insanın bir şekilde dahil olduğu katliamdan sadece 100 kişi sorumlu tutuldu. Çoğu, davanın henüz başında serbest kaldı. Doğru dürüst delil toplanmadı. Siyasiler ve devlet tarafgir davrandı.

21 Ekim 1993’te başlayan Sivas Davası 7 yıl 10 ay sürdü ve 33 sanık idam cezası aldı. 37 kişinin ölümüne ilişkin ana davadan dosyaları ayrılan 7 sanık hakkındaki davanın, 2 sanık yönünden ölmeleri, 5 sanık yönünden ise zaman aşımı nedeniyle düşürülmesini kararlaştırdı.

Mahkeme, Yılmaz Bağ’ın 2006’da, firari sanıklar Cafer Erçakmak’ın 2011’de ölmelerinden kaynaklı davanın düşmesine, Şevket Erdoğan, Köksal Koçak, İhsan Çakmak, Hakan Karaca ve Necmi Karaömeroğlu yönünden ise zaman aşımı nedeniyle kamu davasının düşürülmesine karar verdi.

Refah Partisi Belediye Meclisi üyesi Cefer Erçakmak, olay tarihinden beri aranmasına rağmen 10 Temmuz 2011’de evinde öldüğü ve toprağa verildiği öğrenildi. Erçakmak’ın firari olduğu sürede valilik ve emniyet müdürlüğüne yürüme mesafesinde, birleştirilmiş dört daire içinde, ailesi ve akrabalarıyla birlikte yaşadığı tespit edildi.

Sivas Davası sanık avukatlarının çoğu Refah Partisi geleneğini sürdüren AKP’de milletvekili oldu. Mahkemeye sanık avukatı sıfatıyla başvuran dönemin Refah Partili milletvekili Şevket Kazan daha sonra (yani mahkeme süreçlerinde) adalet bakanlığı yaptı!..

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, adaletin tam tecelli etmediği davanın zamanaşımına uğraması için “Milletimiz için, ülkemiz için hayırlı olsun. Yıllar yılı içerde olan vatandaş, içlerinde kaçak olanlar vardı…” görüşü belirterek, hayırlara (!) vesile kılmıştı.

Bir adı da kuş ekmeği olan Madımak..

Madımak otunun antiseptik özellikleri de var. Antiseptik yaşamın temel formlarından biridir. En anlaşılır deyimiyle mikropları temizler-öldürür. Sivas Madımak otelinde ne yazık ki iyiliğin antiseptik özellikleri kötülüğün mikrobunu yenememişti. İnsan üzerinden tarif edersek mikrop değil ama beden ölmüştü. Çünkü devlet, yani doktor mikrobun vücuda yayılmasına neden olmuştu.

AZiZ NESiN’iN 1 TEMMUZ 1993 YILINDA SiVAS’TA YAPTIĞI KONUŞMA

Ben, Pir Sultan Abdal için buraya konuşmaya gelirken genel olarak, bir aydın olarak biliyorum tabii, ama bu konuşmaya hazırlıklı gelmem gerekirdi.

Ben programı da bilmiyordum doğrusu. Tam buraya geleceğim gün, havaalanında Asım Bezirci ile karşılaştım. Aman dedim, bana bir Pir Sultan Abdal kitabı; hemen çantasından çıkardı, kendi kitabını verdi. Ben de onun kitabından öğrendiğimi kendi eski bilgilerime dayanarak sizlere aktarmak istiyorum. Önce Pir Sultan Abdal, bu Abdal adı nereden geliyor? Kitapta yazılı değil, ama ben de henüz bilmiyorum. Etimolojik olarak “Abdal” sözü gezgin dervişlere
verilen bir ad, ama çok aptal var, bizim öbür aptallar gibi değil, yüzde 60 aptallar gibi değil. (…)

Bana göre Pir Sultan Abdal’ın iki büyük özelliği var. En önemli ağırlığı propagandacı olması. Ve iyi bir şairin başlıca özelliği bulunduğu toplumun ve koşulların propagandasını, ilerici propagandasını yapmasıdır. (…)

Bence vasfı propaganda, bugün o propagandadan bize kalan ya da kalması gereken Alevilik propagandası değil, sanat değeri olan propagandadır. İkinci büyük yanı kavga şairi olmasıdır. Kavgalı, kavgacılığı sürmüştür, kendi ölümünden sonrada bugüne kadar sürmüştür. Kötüye karşı savaşım vermektir. Ve köylü başkaldırılarında, Türkiye’de köylü başkaldırılarında çok büyük etken olmuştur bu kavgacı şair. O dönemde, 15-16. yüzyıllardaki bu anonim şairlerde güç buradan geliyor. Halk onu özümsüyor, halkın içinde eriyor ve birçok şairler çıkıyor. (…)

Aslında insancıllığın propagandasını yapmış ve Alevilik ile hoşgörülük bu nedenle birleşmiş. Aleviliğin Türkiye’de ve sürekli olarak hoşgörüyle ortaya çıkarmasının nedeni bana göre muhalefette olmuş olmasıdır. İktidarda olmayınca hep muhalefette kalıyor. Onun için muhalefette olan hep doğruyu, kendine göre hep doğruyu söylemişlerdir, hoşgörüde yanılmışlardır.

Aslında Aleviliğin kaynağı beni doğrusu hiç ilgilendirmiyor. Size aykırı gelebilir bu düşünce, ama ne yapayım ki böyle, ben Ali ile Muaviye arasındaki 1000 yıl önceki çekişmenin bugün hala sürmesini hiç anlayamıyorum. (…)

Bütün inanmış insanlara saygım olduğugibi Alevilere biraz daha çoktur saygım, neden söyleyeyim. Önem veriyorum, çünkü.

Hangi tarihsel neden olursa olsun en çok hoşgörüye dayanan bir inançtır. Dinsel inançlara karşı ve dinsiz bir insan olarak Aleviliği tutmuyorum. İnsancıl yanını ve hoşgörü yanını tutuyorum. Ona çok değer ve önem veriyorum.

Alevilik, Şii’liğin Türkiye’leşmesidir, çünkü aslında bizim Türkiye Müslümanları, Arap Müslümanlarına benzemiyorlar. Türkiye Müslümanlığı başka bir çizgiye sokmuştur. (…) Türkiye İslamlığı Türkiyeleşmiştir, Alevilik de bana göre Şii’liğin Türkiyeleştirilmişidir. Türkleştirmek demek istemiyorum, çünkü Türk olmayan Aleviler de vardır, Kürt Aleviler vardır ama, Türkiyeleştirmiştir ve insancıllığı da buradan geliyor zannediyorum.

Şimdi bugün Aleviliği nasıl yorumlamak gerekir. (…) Ben bizim din ateşleriyle konuştuğum ve tartıştığım zaman bana sık sık Aleviğin mezhep olmadığını söylüyorlar. Doğru, Alevilik mezhep değildir. Ama bir tarikat mıdır, bilmiyorum, siz daha iyi biliyorsunuz. Elbette, ne olduğunu doğrusu Aleviliğin; önemli, değerli bir şey olduğunu biliyorum.

Ama tarikat desem tarikat değil, çünkü bir şeyhten şeyhe geçmiyor, Bektaşilik gibi bir ruhsat alınarak yeni bir şeyh olmuyor, efendim, haa, mertebe o filan böyle şeyler, yani biraz somut olarak fiilen var, olan, ama adı mezhep olmayan, tarikat olmayan bir şeydir.

Ama mezhep olmadığına, tarikat olmadığına göre, bünyesi bakımından olamadığına göre bir ad bulunması gerekir. Mertebe uygunsa mertebe denilebilir.

Bugün nasıl yorumlanmalıdır. Ben genelde 400 yıl önce ne olursa olsun, en doğru sözler olsun, bugün aynen onların yürürlükte kalmasından yana değilim. 700 yıl önce, 750 yıl önceki Mevlana da öyle, tabii bunların içinde ölümsüz değerde sözler elbette vardır. Ama o felsefe bütünüyle bugüne ait uygulanamaz ve o yüzden ben Müslüman değilim, yoksa Kuran’da da güzel sözler var. 1300-1400 yıl önceki sözlerin, kimin sözü olursa olsun, eskiyeceğine inanmıyorum. Eskimiştir.

Bugün Pir Sultan’ı yaşatmak, ondaki gerçeklerin çağcıllaştırılma, bugünkü çağa uyar hale getirebilsek, o zaman ondaki nedir onlar, insancılık başta olmak üzere bir de haksızlığa karşı ayaklanmak ya da karşı gelmek yoluyla olabilir. Bunu sazda, sözde, şiirde yeni Pir Sultan Abdallar, çağcıl Pir Sultan Abdallar, yeni demelerle yeni deyişlerle ortaya koyabilirler ancak. Aynen tekrarında bilimsel yararlar vardır, tarihsel yararlar vardır. Ama bugünün koşullarına hepsi uymaz, uyamaz zaten. Bu mümkün değildir nokta. Değişime aykırı bir olaydır.

Şimdi çok aykırı gelecek size, ben saza da karşı bir insanım. Bu saz böyle devam ettikçeTürk milleti bir adım ileri gidemez. Yunus zamanında bu saz böyle çalınıyordu, 770 yıl önce Pir Sultan Abdal zamanında da böyle çalınıyordu, bugün de böyle çalınıyor. Bu sazı alıp da Pir Sultan Abdal’ın demeleriyle bunu çalarsak bu olmaz; hiçbir ilerleme olmamış demektir. Türkiye bir adım ileri gitmemiş demektir. Sazda bir hamle, bir atılım, bir modernlik, bir çağcıllık yaratırsak şiirlerinde ve şarkılarında türkülerinde yaratabilirsek bunu başarabiliriz.

Avrupa’ya giden delikanlıları görüyorum, hepsinin elinde bir siyah torba içinde saz. Düşünün ki bu saz hiçbir öğretim görmeden kendiliğinden öğreniliyor. Olabilir mi böyle bir şey? Haa sazda yenilik yapanlar yok mu? Bir kaç tane yenilik yapanlar var. Bunları tanıdık, yaşadık bunlarla. İşte o yenilikleri ya da başka yenilikleri getirmesek saza, bu saz kendimizin kendi ayak bağımız olacaktır gibi geliyor bana. Hiç çağcıl bir olay değildir bu. (…)

Aynen yinelemenin yeri tarihtir. Tarih dersidir, tarih bilgisidir. Bu atılımı yapmamız yine onlara dayanarak olabilir. (…)

Pir Sultan felsefesinin doğrultusunda yenilikler ve atılımlar yapmak zorundayız. Yoksa biz gene biz oluruz, yüzde 60 mı yüzde 90 mı aptal oluruz belli olmaz.

Not: Konuşma özetlenmiştir. Metnin tamamı için; https:// www.nesinvakfi.org sitesine başvurulabilir