Maraş’ta Truva atı: Terolar kampı

Yazıma başlamadan önce dünyanın neresinde olursa olsun, emperyalistlerin kendi çıkarları uğruna çıkarmış oldukları savaşlardan kaynaklı yerinden yurdunda olan mültecilerin yaşadıkları acıların bilincinde olduğumuzu belirtmek isterim. Mülteci durumuna düşen tüm insanların acılarını en iyi biz Maraş’ta  yaşayan Kızılbaş Kürtler biliriz. Çünkü Suriye halkının bugünlerde yaşamış olduğu iç savaştan kaynaklı yaşadıklarını biz yıllar önce  yaşadık. 1978 yılında gerçekleşen Maraş katliamı ve devamında süren baskıdan dolayı Avrupa’nın bir çok ülkesinin de mülteci durumuna düştük. Kaldı ki bu ülke de yaşayan bütün Kızılbaşlar aynı baskıya maruz kaldı ve sistematik baskılara dayanamayanlar ülkeden çıkmak (Kaçmak) zorunda kaldılar.

Kızılbaşların inandıkları felsefe ise evrenin tüm insanlara ait olduğunu ve insanların dilediği yerde özgürce yaşama hakkına sahip olduklarına inanır. Dolayısıyla biz insanların hangi bölgede yaşadığını sorgulamıyoruz. Bizim karşı çıktığımız en önemli husus: Kızılbaş Kürtlerin Maraş coğrafyasından söküp atmak isteyen egemen güçlerin anlayışıdır. Çünkü egemen güçleri mülteci adı altında Suriye’den getirilen insanların, Maraş’ta bir kampa yerleştirmesinin amacının demografik yapının değiştirmek olduğunu ve buna karşı çıktığımızı belirtmek isterim.

Çünkü tarihe dönüp baktığımızda, Maraş coğrafyasında Ermeniler, Kürtler,Türkler, Kızılbaşlar yaşıyordu.  Bu coğrafyada ki insanlar yıllarca bu birlikte yaşamayı başarmışlardı. (Zaman zaman sistemin müdahaleleri dışında) Kaldı ki bu birliktelik sistemin çabasıyla değil, hakların birbirlerine karşı olan dostluğu sayesinde gelişmişti. Fakat daha sonra egemen güçlerin devreye koymuş oldukları o bir çok plan çerçevesinde bölge, asimilasyona ve sürgünlere tabii tutulmuştu. Bugün dönüp geriye baktığımızda daha önce burada yaşayan farklı kültürler ve farklı inançlar da bahsetmek mümkün değil. Çünkü baskı, katliam ve zülum ile bu insanların burayı terk etmesi sağlandı. işte o günden bu yana süre gelen politikalar bugün de devam ediyor.

Özelikle değinmek istediğim husus ise Şark Islahat Planıdır. Şark Islahat Planı Cumhuriyet ile başlayan bir plan değildi. Osmanlının son yıllarında da uygulandı. Özellikle Cumhuriyetin ilanında çok kısa bir süre sonra 1925 yılında Şeyh Sait İsyanı ve 1937-38 Dersim katliamı sonrası Kürtlerin ve Kızılbaşların yaşamış oldukları coğrafyaların üzerinde uygulanmak üzere devreye konuldu. Şark Islahat Planı aslında Cumhuriyet kuruluşu ardından da devam etti. Bu plan daha sonra ki iktidarlara da uygulanmak üzere aktarıldı.

Dersim katliamı sonrası Maraş’ta Kürt, Kızılbaşlara karşı bir katliam uygulandı. Tıpkı Suriye’de İŞİD’in insanlara karşı uyguladığı gibi. Diğer taraftan ise Suriye’de insanların topraklarında terk ederek Avrupa’nın birçok yerine savrulduğu gibi Kürt Kızılbaşlar ve tüm ezilen kesimler ülke dışına savruldular.

12 Eylül 1980 faşist darbesinin ardından toplumun üzerinde oluşturulan baskı sonucu bölgede göç daha da hızlandırdı ve coğrafyalarımız adeta boşaltıldı. Tekçi anlayış Maraş’ta Kürt Kızılbaşların üzerinde uygulanmak istediği asimilasyon politikasını, bu seferde iç savaştan dolayı ülkelerini terk ederek, ülkemize sığınmak zorunda kalan mülteciler üzerinden uygulamak istiyor. Bu politikayla insanların asimilasyon yoluyla kendi benliklerinde kültürlerinden gelenek ve göreneklerinde uzaklaşmasını sağlayarak yeniden biçimlendirmek, surat ile Türkleştirme çalışıyor.

Evet, Ortadoğuda olan bitenlere bir göz atmakta fayda var. Batılı güçlerin kendi çıkarları uğruna başta Afganistan olmak üzere Irak, Mısır Libya ve en son Suriye’de halkları birbirine, boğazlatmak suretiyle bir savaş başlattı. Suriye savaşından kaçıp ülkemize gelmek zorunda kalan mültecilerden 27000 kişi, Maraş’ın Pazarcık ilçesine bağlı, Aşağı terolar köyünde, AKP tarafından yaptırılan devasa  kampa yerleştirildi. Ancak bu kamp için bir truva atı tanımlaması yapmak yerinde bir tespit olacaktır.

Çünkü bu kampın içindeki mülteciler Adeta truva atı içindeki askerler gibi Maraş’ın içlerine doğru yavaş yavaş yerleşmeye başlamışlar, önümüzdeki süreçte tamamen yerleşebileceklerini düşünüyorum. Bununla birlikte bahsettiğimiz gibi egemen güçlerin Maraş’ın demografik yapısını değiştirmek istediklerini hepimiz biliyoruz. Diğer taraftan ise  Maraş Katliamında eksik kalan ayağı tamamlamaktır Terolar kampı…

Maraş katliamını yaşamış ve her türlü baskıya rağmen topraklarını terk etmeyen ve halen Maraş’ta yaşayan  başta Kürt Kızılbaşlar ve demokrat çevreler olmak üzere AKP nin bu tavrına karşı olan herkese karşı oluşmuş bir tehdit.

Fakat her şeye rağmen Aşağı Terolar  köyündeki direnişin öncülüğünün yine Maraş’ın Kızılbaş Kürt kadınları yapıyordu.

Başta Kürt anneleri  jandarmanın kurmuş olduğu barikatın önünde günlerce nöbet tutarak, bu direnişi başlattılar. Günlerce süren bu direniş sonucu başta Kızılbaş kurumlar olmak üzere bir çok STK’yı da harekete geçebilmeyi başardı. Annelerin Kızılbaşların kutsallarının olduğu Pazarcık’nın demografik yapısının korunması için yapmış oldukları çağrı karşılık bulmuştu. Bunun üzerine, Türkiye’nin bir çok yerinden ve Avrupa’nın farklı ülkesinden Maraş’ı sahiplenmek amacıyla Pazarcık’da Aşağı Terolara köyüne  gelen insanlar bir kez daha bize karşı geliştirecek bir katliama karşı sessiz kalmadı. Baskının bu kadar gündem de olduğu bir dönem de Terolar’da Ovama dokunma sloganlarıyla AKP hükumeti protesto edildi. En temel hakkımız olan basın açıklamasına  bile müsaade  etmeyen Kolluk güçleri, kadın yaşlı çocuk demeden tomalarla ve gazlarla insanları dağıttı. Kendi topraklarımızın üzerinde yine hertürlü baskı ve şiddete maruz kalıyorduk. O zaman da dile getirdiğim gibi Kızılbaşların ve Kürtlerin izleri Maraş’tan silinmek isteniyor.

Maraş’ta ki Kızılbaş bölgelerine yerleştirilen bu truva atının o kadar direnişe rağmen karşısında duramadık. Bugün mülteci olarak getirilenlerin bir kısmına oturum verilmiş.  Artık kamptan çıkıp şehrin içinde yerleşik bir hayat yaşamaya başladıkları söylenmekte. Mültecilerin diğer bir kısmı ise iş yeri ve mekan açarak Maraş’ın içlerinde kendi işlerine yapabilecek pozisyona geldikleri de gözle görülen bir durumdur. Bu mülteciler, açmış oldukları dükkanlara da kendi dilinde levhalarını rahatlıkla koyabiliyorlar. Elbetteki bu durum sadece Maraş’a özgü bir durum değil, Türkiye’nin  birçok yerinde açmış oldukları mekanlara adlarını koyabiliyorlar. Biz Kürtler bu ülkenin kurucu unsuru olmamıza rağmen bırakın, dükkanlar levhalarını koymak, kendi dilimizden isimleri çocuklarımıza veremiyoruz.

Maraş’ta bize nefes aldırmayanlar tabi ki de babaların hayrına yapmıyorlar bunları. Kendileri açısında oluşacak tehditlere bir güvence olarak gördükleri bu insanları uzun yıllar kullanacakları aşikar.

Maraş dediğimizde ilk önce insanların aklına katliam gelir. Kandır sürgündür, hatta annesinin karnında doğmadan bir bebeğin ölümüdür Maraş… “Beni sen öldür” cümlesinin kurulduğu yerdir Maraş.  Bir türlü tarihten bu yana dinmeyen bir acının, gözyaşının sembolü haline geldi Maraş.

Tarih de hiç yok olmayacak uygulamalara maruz kalan Maraş coğrafyası son dönemlerde de yine adını farklı şekilde dünyaya duyuruldu. Maraş’ın üzerine oynanan oyunlar son bulmadı.

Aslında kısacası Maraş’ta yaşanan halklar sistemin çıkarları doğrultusunda buralardan silinmek ve yok edilmek isteniyor. Bugün yapılanların başka bir açıklaması yoktur.

Bize düşen ise direnmek, sadece direnmektir…

Ahmet Güden