Soykırım, Asimilasyon ve Baraj Sarmalında Dersim

Günümüzde Dersim’de yoğun olarak konumlandırılmak istenen barajların, esas işlevinin enerji ihtiyacına dair olmayıp, siyasi amaç taşıdığı, çevrecilerin ve uzman kişilerin raporlarından anlaşılıyor.

28.11.2016 tarihinde başta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzası olmak üzere bakanlar kurulunu KHK ile Munzur’a bent vurma kararı aldı.

Çevresel Etki Değerleri bile bilinmeyen, araştırılmayan bu doğa harikası vadiyi, tamamen siyasi olan kararlarla yok etmek istiyorlar. Kaldı ki yapılan barajlar Pembelik ve Uzunçayır Barjları örneğinde de olduğu gibi Türkiye’nin enerji sarfiyatında çok küçük bir kaleme tekabül etmiyor. (Bu sayıdaki Özen M.Uç’un ‘’Dersimin Değeri’’ yazısına bkz.)

Enerji sorunlarına da çare olamayacak bu baraj ve HES’lerin yapılışının siyasi olduğu, zaten bizati devlet adamlarının raporlarından biliniyor ki aşağıda değineceğiz. Munzur Vadisi’nde 4 Baraj ve 5 HES’in olacağı proje (toplamda 15 proje) tam anlamıyla Milli Park olan vadinin eko sistemini yok edecek ve Dersim’i de inansızlaştıracaktır. Bu karar aynı zamanda 1971 yılında Milli Park ilan edilen Munzur Vadisi’nin, yine kanun eliyle kanunsuz bir şekle sokulması anlamına da geliyor…

Nehirler Canlı Varlıklar Statüsü…

Dünyadan nehirlerin kurtuluşunu müjdeleyen haberlerin gelmeye başladığı şu günlerde KHK’lerle Munzur’un kendi suyunda boğulmaya çalışılması, enerji ihtiyacına olası katkısının da düşük olması hesaba katıldığında, siyasi neden dışında bir olasılık akla gelmiyor.

Yeni Zelanda Parlamentosu’da Whanganui Nehri’ni “canlı varlık” olarak tanıyıp, hukuki statü verdi.  Yeni Zelanda’nın yerli halkı Maoriler tarafından kutsal sayılan Whanganui’nin nehrinin hakları, Maori kabilesinden ve kraliyetten birer kişi tarafından mahkemelerde temsil edilecek. Öte yandan Ganj Nehri de, Hindistan’da insan haklarına sahip, insan olmayan ilk varlık kabul edildi. Böylece bu nehirleri kirletenler ya da başka bir yolla zarar verenler, mahkemelerde, insana zarar vermiş gibi kabul edilip yargılanabilecekler.

Nehirlerin ‘canlı varlık’ statüsüne alınması, Munzur Nehri için de referans olmalı mutlaka. Munzur Nehri, gerek çevresel değerler, gerek inanç değerleri açısından korunmayı ve ‘canlı varlık’ statüsünü almayı hak ediyor.

Başa bela barajlar…

Sözümüzü hiç sakınmadan söyleyelim: Devlet geçmişte olduğu gibi bugün de Dersim’i ortadan kaldırmayı hedeflemektedir. Kürt (Kırmanç-Kurmanç) Alevi ve yüzyıllardır muhalif olan bu diyarın merkezi otoritede yarattığı hazımsızlığın iyi niyetli sonuçlar çıkaramayacağı ortada.

Dersim’in merkezi siyasetin gözünde nasıl bir yer tuttuğunu anlamak için tarihe bakmakta yarar var. 1848 yılında kaza statüsü verdikleri ve başına Mirliva Veli Paşa’yı atadıkları tarihten itibaren Dersim (Dêsım) bölgesinin özgün sosyal yapısını anlayamamış ve meseleye güvenlikçi politikalarla çözmeye çalışmışlardı. 1848 yılında bile, henüz ilçe yapılmışken bile 15 aşiret reisi Bulgaristan/Vidin’e sürülmüştü. (Bkz. C.Badem, M.Yıldırım)

İlk olarak Erzurum Müşiri Samih Paşa, 1875’te ‘blok havuzlar’dan yani barajlardan bahsetmiş, önermişti. Samih Paşa’nın bu önerisi devletin hep aklının bir köşesinde durduğu anlaşılıyor. Siyasi bunalım yaşadıkları hemen her süreçte, soykırımla yok edemedikleri Dersimi, coğrafi olarak yok etmenin planlarını raftan indirilip hayata adapte etmeye çalışıyorlar.

Benzer görüşler diğer raporlarda da görülür. Kemalist Halis Paşa da 1930 yılında yazdığı raporda ‘ıslah’ çalışmaları altında asimilasyon ve sürgün önerir. Yavuz Sultan Selim’in Trabzon valisi olduğu dönemden beri kırk kez Dersim’de katliam yapıldığını da itiraf eden Halis Paşa, Dersim ileri gelenlerinin Konya’nın Beyşehir gölünde bulunan ve Kazaklar’ın yerleştirildiği Mana Adası’na gönderilmesini önerir.’’ Daha önce de Şakir Paşa Dersimlilerin Trablus ve Yemen’e sürülmelerini önermişti. Dersimlileri sürgün etme korosuna katılan başka bir devlet adamı olan Mardinli Arif Bey de ‘‘Direnişi kışkırtanlar seyitler ve reislerdir, bunlar toplanıp bir daha Dersim’e dönmemek üzere İşkodra, Trablusgarp, FIizan gibi uzak yerlere sürgün edilmelidir’’ demektedir. Yine İsmet İnönü, Erzincan’ın Kürtleşmesinden rahatsız olduğunu, Dersimli Kürtlerin buradan çıkarılması gerektiğini rapor eder.

Dersimi yok etme planları, 1930 yılında da Fevzi Çakmak gibi milliyetçi askerlerin Ankara’ya gönderdiği raporlarda bu barajlar önerisini güncellemesi yine devletin Dersim’e dair sıkıntısının bir katını olarak görülebilir.

Alevi Yayı Kırılmak İsteniyor..

Yüzyılı aşan bu program uygulanırsa eğer, Anadolu’da dağınık şekilde yaşayan ama hemen her koşulda yüzünü ve kalbini döndükleri, çoğu için güven ve ata toprakları olan Dersim imajı zedelenmiş, hatta yıkılmış olacak. Şayet Alevilerinin blok olarak yaşadığı Dersim ortadan kaldırılırsa, Anadolu Alevilerinin güven bariyeri de aşılmış olacaktır ki bu başta Fetullah Gülen cemaati olmak üzere diğer çoğu Sünni İslam cemaatlerin de arzusudur.

Daha önceki yazılarımda da değindiğim gibi Şark Islaht Planı’nın bir şekilde güncellenmiş olabileceği (Bkz Dersim Gzt, Mart 2016, Rudaw Tv, 8 Mayıs 2016, konuşma), Maraş/Pazarcık/Terolar’daki El Nusra kampının da bu planın bir parçası olabileceği fikrindeyim.

Kürdistan’nın batı sınırında, Serhat bölgesinden başlayarak Erzurum, Erzincan, Sivas/Malatya, Kayseri, Maraş ve Antep’e kadar varan bir Kürt Alevi yayı mevcut. Bu yay içinde dağınık şekilde yerleşmiş olan Alevilerin haritadaki yerleri deformasyona uğratılmak isteniyor. Dersim ise bu Alevi yayının şah damarıdır. Şah damarı kestiğinizde geri kalan organlar kan kaybından yok olacaklardır. 1935 yılında Dersim için özel çıkarılan Tunceli Kanunu ve 1938’de yaşanan soykırım ve sürgünler sonucunda yüksek oranda Alevi nüfusu yok edilmiş ve geri kalanların büyük kısmı da asimile edilmişti.

Jandarma Komutanlığı adına hazırlanan ‘’gizli’’ ibareli ‘Dersim raporunda “Eğer Yavuz’un garazı Dersim’in yalçın dağları içine girebilmiş olsaydı, herhalde Dersim’i de bugün maddi ve manevi başka bir yol üzerinde görürdük” yorumu, devletin değişmeyen nefretini anlamamıza yardımcı olacaktır.

Osmanılı’nın “ahali-i gayr-i mutia” (itaatsiz halk) dediği Dersimli’lerin kaderi Cumhuriyet sürecinde de değişmedi maalesef. ‘Kurtuluş Savaşı’nı beraber verdikleri ve Türkiye’nin kuruluş belgesi olan Lozan Antlaşmasını beraber imzaladıkları Kürtlerin haklarını inkara yatan Cumhuriyetçi elitlerin, temel insan haklarına bile yaklaşımı çok faşizan olmuştu. O yıllarda başta basın olmak üzere sistemin çoğu kurumu Dersim’i kolonyalist bir perspektiften gördü, değerlendirdi ve müdahil oldu. Yıllarca ilerici, aydınlanmacı yazar olarak sunulan Kemalist Yunus Nadi’nin kaleme aldığı şu satırlar ibret vericidir: ‘’Hükümet Tuncelinin dağlı bedevilerine şu hakikati anlatıyor ki artık gelip geçici sel sefer yoktur, ya bu deve güdülecek ya bu diyardan gidilecektir.’’ (Cumhuriyat, 1937)Yine Celal Bayar da aynı yıllarda Dersimlilerin sürülmesi için şunları söyler: ‘’..çıplak kayalar içinde bedbaht bir hayat sürmekten başka nasip bulamayacak olanları da oralarda bırakmayacağız; geniş Türkiyemizde onları mes’ud edecek topraklar bulacağız’’ diyerek sürgün ve gurbet yollarını gösterir. (Aktaran G.Başaran İnce, 132 sf)

Alevilik İstismar Ediliyor…

Devlet geçmişten günümüze Dersim’de etno-dinsel bir kırım ve kırılma planladığı bir çok kez gerçekleştirdiği, 1938’de olduğu gibi soykırım da yapıldı. Yıllarca saklamaya çalıştıkları bu gerçekler her seferinde gün yüzüne çıkmaktan geri kalmadı ama. Dolayısıyla günümüzde de sadece enerji ihtiyacıyla açıklamaya çalıştıkları baraj, HES ve maden faaliyetlerinin sadece enerji amaçlı olmadığı açık.

Dersim raporları yazan Şakir Paşa da 1899 ‘‘Dersim’de Nakşibendi tekkelerinin kurulması ve Nakşi Şeyhlerinin atanması’’ gerektiğini rapor etmiş. Yine Abdülhamit tarafından Osmanlı ordusunun modernleştirilmesi için görevlendirilen Alman Van Der Goltz da, Dersim’e milyonlarca Müslümanın yerleştirilmesini önerir. Mareşal Goltz’ın ‘Müslüman’ önerisi ilginç. Bölgenin Alevi (Ehli Haq) ve (Ermeni-Hristiyan) inancına sahip olması besbelli ki bir problem olarak görülüp, Müslümanlaştırılması düşünülmüş.

Dersim’in ilk kez ilçe statüsüne kavuşturulduğu 1848 yılındaki mülki amiri Veli Paşa (Alevi olup olmadığı bilinmiyor ama..) başta olmak üzere, çoğu yetkili, sömürgeci yaklaşım göstermiştir.

Cumhuriyetin ilk yıllarında uzman kişilerin Kürt Alevi bölgelerine, Türkçe beyit söylemeleri için görevlendirilmelerinin  (umarım saklı olan bu belgeler bir gün açığa çıkar!) üzerinden hayli zaman geçtiği için unutuyor insan…

Geçtiğimiz günlerde Dersim merkez cemevinde bir gerillanın cenaze töreninin yapılmak istenmemesi ve daha önce Pertek Cemevi’nde benzer bir olayın yaşanması ile Tunceli Cemevi başkanı Ali Ekber Yurt’un ‘düşkün’ ilan edilmesine kadar varan pratikleri, devletin, Dersim’de Alevilik üzerinde nasıl bir tahakküm kurduğunun da göstergesi oluyor. Sünni İslam’ın temsilcisi olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, Alevilerin de vergileriyle ulaştığı devasa bütçeyle yönetilmesi karşısında, Cemevleri’nin arada bir elektrik ve su faturasının ödenmesi rüşvetiyle sistem içine çekilip, asimile edildiğini görmekteyiz.

Tunceli Valisi Osman Kaymak’ın Hızır (Xızır) kavutunun yapıldığı etkinlikte sarf ettiği şu sözlerine bir bakalım: “Allah bu İlinizin Valisi olarak şunu diyorum; benim adım Osman ama Alevileri çok seviyorum. Aleviler benim kardeşimdir. Tunceli halkı gerçek manada Türkmen Alevisi olan, inancına bağlı insanlardır. Alevi inancı olarak sevgiyi, saygıyı, kardeşliği öne çıkaran insanlar. Ama maalesef PKK denen terör örgütü bu insanlarımızı baskılamış, onları korkutuyor, korku dağları her tarafı sarmış. Esnafından, tüccarına, sivil toplumuna, sendikasına herkesi baskılamış ve insanlar özgür iradeleriyle, gerçek kendi iradeleriyle bir tavır alamıyorlar. O manada ben Tunceli halkının bir baskı altında olduğuna inanıyorum. İnşallah bizim bütün mücadelemiz öncelikle sizlerin üzerindeki bu baskıyı kaldırmaktır.” Vali bu sözleri Koçgirili ‘türkücü’ Cengiz Özkan’ın müzikleri eşliğinde, jandarma ve emniyet mensubu rütbelilerin gölgesinde söylüyordu. (Haber, Evrensel Gzt)

Vali Osman Kaymak’ın, ‘Alevileri çok seviyorum, Aleviler benim kardeşimdir’ sözlerinin; Dersim Belediyesine el koyduğu, belediyeyi kurşun geçirmez camlar ve çelik bloklarla halktan tecrit ettiği, çalışanların çoğunu (52 kişi) işten attığı, yerine kendi adamlarını aldığı, Ovacık yoluna otomatik bariyer koyduğu, seyahat hakkının polis insafına bıraktığı, Dersimlilerin dişiyle, tırnağıyla, imkansızlıklar içinde yaptığı Munzur Festivali’ne el koyduğu, Dersimin neredeyse yarısını ‘yasak bölge’ ilan ettiği gerçeğini örtemiyor maalesef.

Vali Osman Kaymak’ın bu fikirlerinin evveliyatı da vardı ki güttüğü siyasete bakılınca, 1927 yılında Diyarbakır Valisi olan  Cemal Bardakçı’nın yaptıklarından feyz aldığı anlaşılmaktadır. Vali Bardakçı da 1927 yılında Dersim halkı tarafından kutsal kabul edilen Munzur Gözeleri başında aşiret ileri gelenlerini toplayıp, Dersim’de bir iç savaş çıkarmak için (Bkz. Kocan Hareketi) Munzur’dan su içmek marifetiyle onlarla yemin ederek Alevi olduğunu söylemişti. Nuri Dersimi bu olayı şöyle anlatır: Munzur Gözeleri’ne ilerlediler ve avuçlarıyla bir miktar su içerek, reislere uyacaklarına dair geleneksel and içtiler. Bu tür ant içme Kürt mitolojisine dayanan ve dikkati çeken bir usuldür. Çünkü Munzur Dağı mitolojiye göre kutsal bir dağdır ve su Tanrıçası Anahit bütün Ari kavimlerin geleneği olup, su içmek o annenin sütünü içmek anlamında olduğu için, Zerdeşt dini inanışına göre, avuçla su içerek bir şeye söz vermeye aykırı hareket edersem Tanrıça annemin sütü bana haram olsun demektir. Vali Cemal, bu geleneği her halde biliyordu ki böyle bir yeminle aşiretlerin birliğini sağlamayı düşünmüştü.’’

Vali Cemal Bardakçı, Dersimlilerin bu ritüeline dahil olduğunu kanıtlamak için Munzur Gözelerinden bir bardak su içerek ant içme törenine katılır. Dersimi devamla; ‘’Vali Cemal, ‘Ağalarım, Gazi Paşanın sizlere özel selamı var. Beni size o gönderdi. İçtiğim su ile yemin ederim ki  o Alevidir. Dünyadaki bütün Alevileri ihya edecektir. Ben dahi Aleviyim.’’ (Dersimi, KTD, sf 159)

Valinin vergilerimizle Dersim Alevilerine şirin gözükme çabası ve sarf ettiği ‘Siz Türkmen’siniz’ sözleri etno-dinsel kırımın güncellendiğinin işareti olarak görülmelidir. 23 Nisan’da esnafın dükkanına bayrak asarak büyük bir hizmet (!) verdiğini düşünen Vali, bu amaçla daha beyhude çabalar içinde olacağa benziyor.Dersim’i asimile etmek için gelip Munzur Dağları’na çarpan diğerleri gibi o da hüsranla çekip gidecek elbette. Bugün Vali Deli Fahri’yi ve yaşadığı trajediyi hatırlayan bile yok.

Bu arada, ağanın sofrasına şükreden ama mülksüzlüğünü dert edinmeyen maraba patolojisi yaşayan sistem dedeleri ve Cengiz Özkan gibi Alevi ‘türkücülerin’ onca baskı ve zulüm yaşanırken, valiye alkış tutmalarını da divana bırakalım.