OHAL’den, HERHAL’e İnsan Hakları…

OHAL koşullarını yasak ve baskı uygulamalarının, demokrasiden uzaklaşmanın ağırlığı altındayken ‘Türkiye’de insan hakları” diye başlayan bir cümlenin iç acıcı tespitlerle bitmesi mümkün değil bugün.

Elbette bugünün bir geçmişi var.

Son 10 yıla genel bir bakışla,özellikle çözüm sürecinin bitirilmesi ile baskı ve şiddetin dozunun yükseldiği,ülkeyi yönetenlerin hak ve özgürlüklere, demokratik kurallara tahammülünün ciddi oranda azaldığı söylenebilir. Ancak durumu doğru okuyabilmek için en azından 2010 Anayasa referandumu sürecine geri dönmek bir zorunluluk.

2015 Haziran genel seçimleri bu anlamda siyasi iktidarın verili hukuktan fiili kopuşunu hızlandırdı, görünür hale getirdi denilebilir.

1 Kasım erken seçim kararı ise bu kopuşun ilanı olarak okunabilir.

Seçim sonuçlarının Haziran seçimlerinden çok da farklı olmaması iktidarın muhalefet üzerindeki şiddetin dozunu artırması ile sonuçlandı ve iş HDP Eş başkanları ve milletvekillerinin tutuklanmasına, Kürt belediyelere kayyum atanmasına ve belediye başkanlarının  tutuklanmasına, Kürt belediyelere kayyum atanmasına ve belediye başkanlarının tutuklanmalarına kadar varmış oldu.

Sokağa çıkma yasakları sürecinde yaşananlara toplumun sessiz kalması, devletin yaşam hakkına yönelik saldırılarını itirazsız kabullenme, kentlerin yok edilmesine kadar var olan olaylar, OHAL sonrasını hazırladı ve bir anlamda 12 Eylül darbesi benzeri blançonun ortaya çıkmasını kolaylaştırdı.

En önemlisi, bu sessizlik tüm topluma bulaştı ve halen de devam ediyor.

80’lere 90 ‘lara mı döndük ?

Durum aynı değil tabi ki ancak özellikle çözüm sürecinin bitmesi ile birlikte“90 lara döndük”, “80 lerden kötü olduk” yorumlarını sık duyar olduk.

Hak ve özgürlüklere yönelik yasakçı uygulamaların artması, ülkeyiyönetenlerinsöylemdeveeylemdeşiddetiöneçıkarmalarıvemakbul hale getirmeleri, yasa ve hukuk dışılığa olan eğilim ve özellikle muhaliflere yönelik kaçırma ve işkence uygulamaları konusunda eski yöntemlerin ortaya çıkması bu yorumlara güç kazandırmaya devam ediyor.

Bu tespitlere kimi itirazlarımız olsa da OHAL ilanı ile birlikte 80 darbesi uygulamalarına benzer şekilde demokratik yasal hakların kullanımının yasaklanması, sivil demokratik örgütlere yönelik kapatma kararları verilmesi ve mallarına el konulması, yöneticilerinin tutuklanması, öğrencilere yönelik baskılar, akademisyenlerin işlerinden edilmeleri , yaygın gözaltı ve tutuklama uygulamaları vs. pek çok uygulama bu kanaatin oluşmasına neden oldu ve 2 yıllık OHAL blançosu 12 Eylül darbe blançosu ile karşılaştırıldı haklı olarak.

OHAL İlanı Planlı mıydı?

Burada bu blançoya yer veri pzamanınızı almak istemem ama bu sonuçları ile OHAL’in;  plansız/ darbe kalkışmasına karşı/geçici olarak ortaya çıktığı değerlendirmesinin yapılamayacağını söyleyebilirizrahatlıkla. 

Kaldı ki; 20 Temmuz 2016 tarihinde ilan edilen ve 18 temmuz 2018 tarihinde uzatılmayarak son bulan OHALin biri de olojik yönelimin ifadesi olduğu ve yönelimin kurumlaşmaya gideceği;  çıkarılan 32 OHAL KHKsi ile pek çok alanda demokrasi, hak ve özgürlükler aleyhine kalıcı değişiklikler yapılması,  16 Nisan 2017 tarihinde yapılan anayasa referandumu ile parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçişin sağlanması ve 24 Haziran’da yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra  25 Temmuz 2018 günü TBMM’de kabul edilen ve Cumhurbaşkanı tarafından 31 Temmuz 2018 günü onaylanarak yürürlüğe giren 7145 sayılı Bazı Kanun ve KHK’lerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile de ilan edilmiş oldu.

Sürekli OHAL Kanunu ve etkileri

Muhalif kesim tarafından  “sürekli OHAL kanunu” olarak tanımlanan bu kanun, öncelikle Anayasanın 13. ve 15. maddelerine aykırı olarak hak ve özgürlüklerin esasına dokunmuş hatta kullanılamaz hale getirilmesini sağlamıştır.

Valilere, neredeyse tek başına sokağa çıkma yasağı koyma yetkisi verilmiş, Anayasada tanımlanan “kişi hürriyeti ve güvenliği”, “yerleşme ve seyahat hürriyeti” ,“ toplantı ve gösteri hakkı”nın kısıtlanması valilik kararlarıyla mümkün kılınmıştır.

Bugün kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının ve işkence yasağının en bariz ihlal edildiği gözaltı uygulamaları konusunda bile Anayasa, Ceza mevzuatı ve bu yasa arasında çelişkiler söz konusudur. Anayasada 4 gün olan gözaltı süresi bu yasa ile 12 gün olarak uygulanabilmektedir.

Herhangi  bir mahkumiyet kararı gerekmeksizin, sırf sosyal medya paylaşımları ve sendikal faaliyetlere katılımı yeterli görülerek kamu görevinden ihraçlara imkan vermektedir yasa ve bu haliyle masumiyet karinesi yanında eşitlik ilkesini ve ayrımcılık yasağını ihlal etmektedir.

Devamla bu yasa yine anayasada tanımlanan; yerleşme ve seyahat özgürlüğünü, çalışma hakkını, düşünce ve ifade özgürlüğünü, toplanma ve gösteri hakkını, örgütlenme özgürlüğünü, özel hayatın gizliliğini ihlal eder uygulamalara cevaz vermektedir.

Bu yasa Anayasaya ve Uluslararası insan hakları sözleşmelerine aykırı

Bu yasanın Türkiye Anayasası dışında, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, BM Ekonomik, sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi, Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi, BM İLO sözleşmeleri gibi uluslararası insan hakları sözleşmelerine de açık aykırılıklar içerdiği bilinmektedir.

İktidar Anayasayı Devre Dışı Bıraktı

Anayasayı açıkça ihlal eden bu yasa ile iktidarın yasa dışılık eğilimi resmi bir hal almıştır. Diğer bir deyişle iktidar, anayasayı bile isteye işlemez hale getirerek, devletin insan hak ve özgürlüklerine olan sınırını ortadan kaldırmış, devleti kuralsız,sınırsız bir baskı ve şiddet aygıtına dönüştürmüştür.

Artık, bu yasanın sağladığı keyfiyeti dahi aşan ihlaller gündemde

3. Hava limanı işçilerinin iş bırakma eylemine yapılan polis müdahalesi sonrasında gözaltında tutulan işçilere hukuki yardım sağlanmasının valilik kararı ile engellendiğine dair yetkililer tarafından yapılan açıklamalar, ve sonrasında polis gözetiminde çalışmanın devam ettiğine dair kamuoyuna da yansıyan bilgiler, bu yasada belirlenen sınırların da aşılarak uygulamalar oluşturulduğunu ve bir denetim mekanizmasının bulunmadığını göstermektedir.

Yine Cumartesi Anneleri/İnsanları’nın 23 yıldır sürdürdükleri barışçıl gösteri hakkının kullanımı olan eylemlerinin dayanaksız iddialarla yasaklanmasında görüldüğü üzere Valilere bile gerek kalmaksızın kaymakamlıklar eli ile temel haklar kullanılamaz hale getirilmekte ve bu hukuk dışı uygulamalar pervasızca sürdürülmektedir. 

 10 Aralık 2017 ile 10 Aralık 2018 arasında hak ve özgürlüklerin kullanımı alanında pratikte görülen değişiklikten çok daha fazlası var.

OHAL’in süreklileşmesini aşan bir durumdan söz ediyoruz artık. Çünkü Cumartesi annelerine uygulanan yasak uygulamasında olduğu gibi  OHAL’ de bile karşılaşmadığımız ihlaller yaşanıyor.

OHAL koşullarında tehdit altında diye tanımladığımız haklarımız gelinen noktada sadece tehdit altında değil kullanılamaz halde. Cumartesi annelerine uygulanan yasak kararı bunun en açık örneği.

Bu gidişatta muhalefetin rolü

Ve sonuç olarak:

Hak savunucuları bu ihlallere karşı var güçleri ile mücadele ediyor ve önemli nefeslenme noktaları yaratıyor ama tabloyu değiştirmeye güçleri yetmiyor.

Toplumsal muhalefetin etkin bir şekilde devreye girmesi değisim yada ihlallerin durdurulabilmesi için şart. Ancak bu da o kadar kolay görünmüyor.

Haksızlık edecek değiliz, OHAL’i muhalefet ilan etmedi, devletin baskı ve şiddet gücünü kullanan da muhalefet değil tabi ki. 

Bu yuzdensorumlulgundevletmekanizmalariveiktidarsiyesetiyleiliskisinigorenbiryerdenkarsımucadeleninsorunlarinigormeyioneriyoruz.

Ve buradan bakarak,olacaklara dair işaretleri görmesi gereken, uygun bir mücadele hattı oluşturması gereken muhalefetin bugünün ipuçlarını yakalamada yeterince başarı gösteremediğini söyleyebiliriz.

2010 ana yasa referandumu sırasında “ana yasayı takmıyorum” diyen başbakanın darbeye karşı olduğu için değil, anayasayla iktidar gücünün sınırlanmasına karşı çıktığını görmemek gibi,

2017 anayasa referandumu sonuçlarının hayata geçirilmesine fırsat vermeden geri alınması için bir çalışma yapılmaması gibi,

2018  10 Aralık İnsan Hakları Gününe yaklaşırken ;diğer pek çok soruna ek olarak, Mücadelede yöntemsizlik ve amaç belirlemede öngörüsüzlük sorununun bulunduğumuz duruma etkisinin, hak savunucusu örgütler de dahil tüm toplumsal mücadele odaklarınca daha etkin tartışılması gelecek için oldukça önem arz ediyor. 

Gülseren Yoleri