Ölümünün 44. yılında bir kez daha İbrahim Kaypakkaya

Kurduğu siyasi parti, dönemin MİT raporlarında en tehlikeli Marksist-Leninist siyasi örgüt olarak değerlendirildi.

İbrahim Kaypakkaya, çelik gibi iradeye sahip bir komünist; kararlılığıyla, cesaretiyle, özverisiyle, özgürlüğün, eşitliğin ve kardeşliğin bayrağını yücelerde tutmuş; çok yönlü kişiliğiyle, derin gözlem ve kavrama gücüyle hayranı olduğum bir insan.

Ağladığımda beni avutan, kimi zaman yaş sırasına göre dizilip halaylar çektiğimiz; “hadi bir türkü
söyleyin” denildiğinde ilk aklımıza gelen Avusturya İşçi Marşı’nı bize öğreten, yardımsever, gözlerinin içi gülen, merakla yollarını gözlediğimiz sevgili ağabeyimiz…

1949 yılında doğdu. İlkokulu akrabalar ve tanıdıkların yanında çevre köylerde okudu. Hasanoğlan Öğretmen Okulu’nu kazandı. Bu okulun son sınıfında Yüksek Öğretmen Okulu’nu okumak üzere İstanbul’a gitti. İstanbul Üniversitesi Matematik-Fizik Bölümü’nü kazandı. Bu yıllarda politik mücadeleye bütün varlığıyla kendini verdi. Toprak işgali eylemlerine ve grevlere destek verdi. Yazılar yazdı, konuşmalar yaptı. Fikir Kulüpleri Federasyonu’nun Çapa Şubesi’ni 6 arkadaşı ile birlikte kurdu. Çapa’daki siyasal faaliyetleri nedeniyle okuldan uzaklaştırıldı.

Sol hareket içinde o dönem yaşanan ayrışmada (çıkardıkları dergilerin kapak renklerinden dolayı Kırmızı Aydınlık-Beyaz Aydınlık deniyordu) Beyaz aydınlık (Proleter Devrimci Aydınlık: PDA) saflarında yer aldı.
PDA’nın “halk savaşı” söyleminin laf kalabalığından başka bir anlam ifade etmediğini öne sürerek iktisaden geri, devletin hakimiyetinin zayıf olduğu ve tarihsel bakımdan isyan hareketlerini desteklemeye elverişli bölgelerde siyasal çalışmalarını yoğunlaştırdı.

1971 yılında kaleme aldığı sosyolojik açıdan şaşırtıcı bölge raporları, onun derin gözlem gücünü ortaya koyması bakımından önemli metinler olarak tarihteki yerini aldı.
12 Mart Darbesi’nden sonra içinde yer aldığı harekete eleştiriler yönelterek 1972 yılının 24 Nisanında TKP-ML’yi (Türkiye Komünist Partisi – Marksist Leninist) kurdu.
Henüz 24 yaşındayken, gerilla savaşını örgütlemek için gittiği Dersim’in Haydaran Bölgesi Mirik Mezrası’nda kaldığı kömün basılması sonucunda yaralı olarak yakalandı. 3,5 aylık işkenceli sorgulardan sonra 18 Mayıs 1973’te Diyarbakır’da işkencede katledildi. İşkencede “ser verip sır vermeme”nin devrimci simgesi oldu.

İbrahim Kaypakkaya; Denizler, Mahirler ile birlikte Türkiye sınıf mücadelesi tarihinde devrimci bir sıçramanın, “ihtilalci” sosyalizmin liderlerinden birisi olarak; parlamentarist ve cuntacı girişimlerden kökten bir kopuşun simgesi haline geldi.

Bu bakış açısını özellikle “Kemalizm” tespitlerinde somut bir biçimde görebilmek olanaklıdır. O dönemde “sol” olarak kavramlaştırılan genel çerçeve içinde Kemalizm; sınıf karakterinden ayrı bir asker-bürokrat içerikli siyasi girişim olarak kavranıyor, Kemalizmin “milli sermaye sınıfı yaratmaya” çalıştığı ileri sürülüyordu. İbrahim, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun bir “milli devrim” olarak ifade edilmesine şiddetle karşı çıkarak milli veçhenin kadük kaldığını, emperyalizmle işbirliğinin esası teşkil ettiğini belirterek, İstiklal Harbi’nin anti-emperyalist kurtuluş savaşları için değil aksine bütün Asya burjuvazileri ve egemen sınıfları için model teşkil ettiği fikrini öne sürdü. Özellikle kimilerine göre 1938’den kimilerine göre de 1950’den sonra Türkiye’de yozlaşmanın başladığı, Cumhuriyetin “halkçı” karakterinin bozularak kapitalizme entegre olan yeni sömürge bir ülke durumuna geldiği iddialarına karşı, Kemalizmin başından itibaren işçiler, köylüler, şehir küçük burjuvazisi, küçük memurlar ve demokrat aydınlar üzerinde askeri faşist bir diktatörlük olarak hakimiyet kurduğunu vurguladı. Kemalist rejimin sadece ezilen halk sınıf ve tabakalarına değil ülke sınırları içinde yaşayan diğer milliyetlere karşı da amansız bir baskı
uyguladığını ifade ederek milli meselede de radikal bir kopuşa imza attı. “Ulusların kaderlerini tayin hakkını”
sosyalist devrim sonrasına erteleme veya ona bağlama anlayışını, sol hareketin büyük bir bölümünü karşısına
alma pahasına kıyasıya eleştirdi. Türk burjuvazisinin ve toprak ağalarının, Rum ve Ermeni toprakları ile varlıklarına
el koyarak palazlandığına da dikkat çekti.

Bu radikal çıkışlar, devletin dikkatini bu hareketin üzerine yoğunlaştırmasına yol açtı. Kurduğu siyasi parti, dönemin MİT raporlarında en tehlikeli Marksist-Leninist siyasi örgüt olarak değerlendirildi. Sonuçta 18 Mayıs 1973 tarihinde işkenceli sorgulardan geçirilerek öldürüldü. Ölümünden sonra yazıları Seçme Yazılar ve Yayınlanmamış Yazılar adı altında toparlandı. THKP-C ve TKP üzerine yaptığı incelemeleri içeren yazıları ise kayboldu. İbrahim, ölümünden sonra (Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan gibi kitleler tarafından tanınırlığı fazla olan devrimcilerin yanında), yazıları ile teorik ve pratik çalışmalarının zenginliğine ve çeşitliliğine karşın daha geri planda kaldı. Bunda, devletin yok etme ve diğer sol çevrelerin görmezden gelme eğilimlerinin yanı sıra (hatta daha da önemlisi) İbrahim’in programatik görüşlerini savunduğunu ve hayata geçirdiğini iddia eden çevrelerin, onu, düşünceleri tartışılmaz bir aziz mertebesine taşımasının rolü büyük oldu. Bu eğilim, özünde gelişme potansiyelleri taşıyan komünist teorik ve pratik açılımlar silsilesinin daha rüşeym halindeyken gelişiminin engellenmesine yol açtı.

Diyalektik ve tarihsel materyalist tarih anlayışına göre toplumların kanonik kahramanlara ihtiyacı yok. Toplumsal devrim dönemleri, kendi tarihsel önderlerinin oluşmasında başat rol oynar. Materyalist tarih anlayışını öznel romantik tarih perspektifinden ayrıştıran yan budur bana göre.
Bu belirlemeden sonra şunu vurgulamayı gerekli görüyorum: Devrimcilik “belirli bir tarihsel süreçte” başlıbaşına romantik bir eylemdir. Bu bakış açısından İbrahim, bilimsel sosyalizmi rehber edinmiş romantik devrimci komünisttir. Murat Bjeduğ T-24 sitesinde 18 Mayıs 2016 tarihinde yazdığı bir yazıda “Sevgi ve dostluk, bugünün modern insanının hiç algılayamayacağı bir boyut kazanmış Kaypakkaya’da. Özel mülkiyetin bin yıllardır farklı sistemler, farklı üretim tarzları, sınıf ve devlet biçimleriyle gelen kültürü ve ideolojisiyle donanmış insanının dışında, kendini mücadelesi içinde yeniden ama ütopyasına uygun düşen erdem ve vasıflarla yaratma çabasında da, esin verici örnek olabilmiştir.” diyor.

Tarihin sonsuz akışı içinde yenilenen, güncellenen; eskiyen ve eskidikçe kendisine eleştiri oklarını yöneltmekten korkmayan bir düşünce sisteminin savunucularıyız. İman etmiyoruz. İnsanlığı günümüze taşıyan bütün doğruların göreli doğrular olduğunu, tarihsel sürece bağlı olarak değişen bilimsel düşünce sisteminin savunucuları olduğumuzu iddia ediyoruz. Ama, pratikte bunu hayata geçirmekten imtina ediyoruz.
Peki İbrahim’den geriye miras kalan ne?

Kemalizm ve ulusal sorunu ele alış biçimi; işkencelerdeki direniş ve cesareti; keskin gözlem ve analiz gücü, parlak zekâsı, destansı çalışkanlığı ve üretkenliği; İbrahim’in, bugünlerde neo-liberal kuşatmaları kıracak en kullanışlı, eskimemiş, 21. yüzyılda da varlığını sürdürecek, esin verici zengin mirasıdır.
Bugün hala tartışılıyor olmasının kökeninde de bu miras yatıyor zaten.
İbrahim’in sözüyle noktayı koyalım: “Önümüzde çetin ama şanlı mücadele günleri var, sınıf mücadelesinin denizine bütün varlığımızla atılalım! Bu mücadelede kahraman işçi sınıfımıza, fedakar ve çilekeş köylülerimize, yiğit gençliğimize sonsuz bir güven duyalım.”