Ömrü Sandıkla Sınırlı Olan Demokrasi

Demokrasi tarihimiz bir nevi açılıp kapanan sandık tarihidir.

Türkiye’de demokrasi tarihi konuşulduğunda sürekli iki örnekten söz edilir. Biri yüz elli yıllık parlamento deneyimi, diğeriyse 1946 yılında başlayan çok partili dönemdir. Her iki gelişme için başta sistem temsilcileri ve onların ideologları bu tarihi seyri bize böyle anlatırlar: Özellikle 1946 yılında tek parti yönetiminden çok partili yaşama geçiş  “Demokrasi yolunda” atılmış önemli bir adım olarak sürekli propaganda edilir.  Cumhuriyet döneminin utangaç savunucuları her iki süreci birlikte değerlendirerek çok partili yaşamı cumhuriyetin önemli kazanımları arasında sayarlar.

Ne ki Osmanlı’dan devir alınan darbe kültürü cumhuriyet kadrolarının da vazgeçilmezi oldu. Öyle ki onlar iktidarı aldıkları günden itibaren darbe seçeneğini hep iktidar yedeğinde tuttular. İhtiyaç hâsıl olduğunda çizmelerini giymek için bir an olsun tereddüt etmediler. Kutsal devlete baş kaldıran veya itiraz eden herkes ezilecekti.  Bu zihniyet kurucu kadro tarafından bir nevi iktidar tecrübesi olarak geriden gelenlere kutsal bir miras olarak bırakıldı.

Onun içindir ki kutsal emanete helal gelmesin diye demokrasimiz sık sık kesintiye uğrar oldu. Çok partili yaşamın ilki olan 1960 darbesini kendi içlerinden çıkıp ayrışanlara karşı yaptılar.  İkincisi kendini bilmez gençlerin kutsal devlete baş kaldırması bahane edildi ve bu bahaneyle anlı şanlı ordumuz 1970’te bir kez daha yönetime el koydu. Milletin ordusu bu kez millete bir iyilik yaparak kışlalarına döndü. O da demokrasinin vazgeçilmez ögesi sayılan siyasi partileri kapatmamışlardı. Derken on yılda bir kesintiye uğrayan demokrasimizi bir daha geri dönmemek üzere ebedi tatile çıkarma mahareti 12 Eylül cuntacılarına nasip oldu.

Açılıp kapanan sandık tarihi

Arada verilen notalar ve darbe planlarını saymazsak Türkiye’nin hali bu minvalde oldu.  Özetle bizim demokrasi tarihimiz bir nevi açılıp kapanan sandık tarihidir. Fakat bir gerçek hiç değişmedi sandığın anahtarı el değiştirse de sahip hep aynı kalır ve bu kural asla değişmez.

Çok partili yaşam diye övünülen tarih, alternatif çıkışı gibi görünse de öz itibarıyla biriken öfkenin ikinci el marifetiyle kontrol altına alınma hareketidir. Bu süreç iktidar erkini elinde tutanlarca bilerek ve isteyerek başlatılan bir süreçtir. Öyle ki CHP’nin alternatifi Menderes’in ve Bayar’ın demokrat partisi oluyor.  Her ikisi CHP’den geliyor ve cumhuriyete büyük hizmetlerde bulunmuş şahsiyetlerdir. Çelişik gibi görünse de karşı karşıya gelişleri halk için değil olası kontrolsüz gelişmelere adres her koşulda devlet olmalıdır. C. Bayar diyor ya, “Bu ülkeye komünizm lazım olacaksa onu da biz getiririz.”   Diyeceğim iktidarların inişli çıkışlı yollarında arada bir kurbanlar verilse de bu ülkenin ötekileri için programlanmış ittifak hiç mi hiç değişmedi.

Muharrem İnce bir proje olabilir mi?

AKP’nin icraatları orta yerde duruyorken beklemediğimiz bir kurtarıcı çıkarıldı karşımıza; adı Muharrem İnce. Sanki her şey inceden ince hesaplanmış ve inceden dokunmuş gibi,  kaybetsem de kazanan benim mealinde bir zatı muhteremle iktidar değişikliğine aday olundu. Çok değil birkaç saat içinde değişmeyen o derin ittifakın tokadını ne yazık ki bir kez daha yemiş olduk.

Muharrem İnce bir proje olabilir mi?  Bu konuda oldukça kafalar karışık.  Bir gün önce büyük iddiaların sahibi olan Muharrem İnce seçim akşamı yapmış olduğu ‘U Dönüşü’nün altında herkes bir neden aramaktadır.  Biliyoruz ki her seçim öncesi ve sonrasında en çok yapılan hileler konuşulur. Keza bu seçimde hepten tavan yaptı. Halkın bu talebini hiçe sayan İnce’nin ilk etapta Erdoğan’ı tebrik etmesi tabiri caizse ona umut bağlayanları kırdı geçirdi. Bana kalırsa Muharrem Bey ya iç savaş tehdidine gerçekten boyun eğdi ya da devletin bekası zarar görmesin ben her türlü fedakârlığa katlanırım diyerek yeni oyunun aktörü oldu.

Demirtaş Cumhurbaşkanı olsaydı kaç darbe olurdu?

Dikkat edilirse Muharrem İnce Tayip Erdoğan’ı yıpratacak ve onu hedefe koyacak tek bir cümle etmedi.  Aksine “başarısını” saygı ile karşıladığını söyledi. Bütün bunlar olası karşı tepkileri yatıştırmaya dönük açıklamalardı. İşin özü, oyunu kuranlar kimlerse onu büyük bir başarıyla sonuçlandırdılar.

Acaba Selahattin Demirtaş kazara Cumhurbaşkanı olsaydı bu ülkede kaç darbe olurdu?  Kimler kimler ile bu darbe safında yer tutardı? Bunun keşfi için kâhin olmak gerekmez zira biraz perde aralandığında İslamcılıkla cumhuriyetin tarihsel dansı görülecektir. Bu günde Kürdün,  Alevinin ve her türlü hak arayışının karşısında bu ittifak sapa sağlam durmaktadır.