Dilşa Deniz Yazdı: Seyfettin Deniz

1978 yılında sevdiğimiz elimizden alındı: Seyfettin Deniz, Kurtuluş Hareketi ve diğer cinayetler…

39 yıl önce, 29 Ağustos 1978’den sonra klişe tabir ile hiçbir şey eskisi gibi olmadı bizim için, Dersim’in yoksul halkının en iyi beyinlerinden olacak bir sevgilinin kaybı nedeniyle…

Kendi döneminde ve ortamındaki güç ilişkilerine kafa tutan bir baba ve annenin oğlu. 1950’li yılların ilk çeyreğinde, çiçek hastalığı denen bu korkunç vebanın tüm çocukların derisini hallaç pamuğuna çevirdiği, evlerin çocuklarının neredeyse yarısını elinden aldığı, kalan çocukları da körlük başta olmak üzere ağır hasarla donattığı bir dönemin mücadelesinden dönen bir savaşçı. Her gün birisinin gömüldüğü dört kardeşten tek sağ kalanı. Aylarca zar zor besleyerek adeta bir hayatta tutma savaşının galibi. Ailenin göz bebeği. Ağır köy işlerini yapamadığı için okula verilen
ve okuduğu tüm okulların en parlak öğrencisi. Ailenin ekonomik gücü nedeniyle üniversiteye gitmek yerine kısa yoldan işe atılması gereken biri. İlk çalışma yeri olan Erzurum’da Alevi diye ve yine o dönemin sol sembolü olarak kabul edilen Cumhuriyet Gazetesi ile sokakta yürüdüğü için, neredeyse her gün dayağı göğüsleyen biri.

Seyfettin Deniz bir devrimciydi. Bindiği minibüste bile on dakika içinde insanları en temel konuları tartıştırmaya ikna eden, bunu beceren biriydi. Yoksulla, köylüyle, işçiyle inanılmaz bir zevkle konuşan ve haz duyan biri. O dönemin çoğu eğitimlisinden farklı olarak çevresiyle sınıfsal bir ilişki kurmayan biri. Bilindiği gibi, işletilen ağır asimilasyon nedeniyle o dönem eğimli Kürt gençlerinin çoğunluğu kendi sınıf ve etnisitelerinden kopmayı seçtiler. Eşlerini dahi köylerine getiremediler, Kürtlüklerinden ve yoksulluklarından utandıkları için. Önemli bir kısmı ise buna direnmeyi seçti. Hüseyin Cevahir ve arkasından Seyfettin Deniz bunlardan bazıları… Onurla geldiler topraklarına.

Yan köylüsü Hüseyin Cevahir ile tanışıklığını o bir tanıklığı üzerinden aktarayım. Seyfettin Deniz, Ankara’da Hüseyin Cevahir ile bir dernekte tanışır. Hüseyin yaşça büyük olan yan köylüdür (Şowag). Kısa bir muhabbetten sonra ayrılırlar ve Hüseyin döner ‘bu çocukta iş var’ der. Hüseyinlerin öldürüldükleri olayı tüm köylü ile köyde endişe ve üzüntü ile takip ettikleri an çocukluğumun en canlı anısı olarak belleğimde… Ne yazık ki bu her iki kıymetli insan da çok kısa
yaşadılar, asimile edilemeyen bu zeki beyinleri yemek için özel oluşturulan Dehhaqlık çarkıyla…

Seyfettin Deniz, bir dönemin en önemli sol gelenek olan Kurtuluş’un mutfağındaki beyinlerden biridir. Dönemin en can alıcı tartışması olan ‘Kürdistan’ konusunun tam da göbeğinde yer aldığı politik bir damardır bu. “Kurtuluş, 1971 silahlı direnişinden sonra hapisten çıkan THKP-C kadrolarının 1974’de THKP-C’nin yayın organı haftalık Kurtuluş Gazetesi ve aylık Kurtuluş Sosyalist Dergi çevresinde oluşturdukları Marksist-Leninist siyasi harekettir. Örgüt zaman zaman THKP-C/KURTULUŞ, Türkiye ve Kuzey Kürdistan Kurtuluş Örgütü (TKKKÖ) gibi isimleri kullanmış en sonunda KURTULUŞ örgütü (hareketi)” olarak yoluna devam etmeye karar kılmış bir hareket. O dönemde DEV-YOL geleneğinden ayrılan Kurtuluş’un temel ayrılma noktası, Kürt sorunudur. Dolayısıyla da “hareket içinde en çok tartışılan konu Kürt Sorunu olmuştur.” Dev Yol geleneğinden farklı olarak gerektiğinde ayrı örgütlenerek Kürdistan’ın kendi kaderini tayin hakkını savunulması Kurtuluş’u o dönem Türkiye sol geleneğinden ayıran en önemli özelliktir. Daha sonraki pratiğinde de bu konu belirleyici olacaktır. Nitekim 1996 yılında katıldıkları ÖDP’den, 2002 yılında ÖDP içerisindeki diğer gruplarla yine Kürt Sorunu nedeniyle ayrışırlar.Buradan Odakçılar, Hareketçiler ve Troçkistler’le  beraber ayrılıp Sosyalist Demokrasi Partisi’ni ” kurarak bu konudaki tavırlarını devam ettirirler.

Hareket, THKP-C de dahil olmak üzere Türkiye solunu, geçmişte Kemalizme olduğundan ileri anlamlar yüklemekle eleştirmesi başka ayırt edici bir özellik olarak belirir. Zira hepimizin malumu olduğu üzere ve geldiği nokta itibari ile bakıldığında da Kemalizm solun önemli bir bölümünde açık ya da gizli olarak savunula gelmiştir. Özellikle Kürt sorunu söz konusu olduğunda… Dersim’de Kurtuluş’un hareket olarak önemli bir alan bulmasının temelinde de Kürtlerle ilgili en küçük hak talebini “milliyetçilik”, “ilkel milliyetçilik” olarak aşağılayan diğer soldan ciddi bir ayrışma göstermesiyle anlamlı bir korelasyon olarak beliriyor. Bu nedenle, görece daha küçük bir hareket olmasına rağmen, Türkiye sol tarihi içinde entelektüel ve siyasi ağırlığı olan bir harekettir. Bir sonraki paragraftan da anlaşılacağı üzere, bu nedenle de ciddi bir imha planına maruz bırakıldığı anlaşılmaktadır.

Hareketin sayfasındaki “Kurtuluş Savaşçıları Ölümsüzdür” başlığı altında, ölüm yılı ve tarihleriyle birlikte toplam 46 kişinin fotoğrafları var. Seyfettin Deniz’in de içinde yer aldığı bu listenin en dikkat çekici tarafı, ölüm tarihleri ve yoğunluk ilişkisi. Ölüm tarihlerine bakıldığında ilk kayıp aynı zamanda öldürülen tek kadın üye olan Aynur Sertbudak’ın 1976’daki Ziraat Fakültesi önünde öldürülmesi ile başlamaktadır. Sanırım bu, ciddi anlamı olan sembolik bir başlangıçtır. Çünkü kadınlarla başlamanın anlamı, tam bir imhaya denk düşer. Nitekim biraz yakından incelendiğinde bunun doğru olduğu anlaşılmaktadır. Böylece, 1971’de kurulan örgüt 1976’da ilk kaybını vermektedir. Bu sayı 1977 kışı ve ilkbaharındaki 5 kayıpla devam ediyor. Sonra tam sekiz aylık bir aradan sonra 1978’de birden bir yoğunluk kazanarak en üst seviyeye çıkıyor. Tam 18 kayıp. Bir yılda. Sonra 1979 ‘da 8, 1980’de 6 ve arkasından birer ikişer kişiye düşüyor. 12 Eylül darbesinin ilk idam edilen kişisinin Kurtuluş’un liseli üyesi olan Necdet Adalı olması da burada başka destekleyici bir anlam olarak beliriyor.

Bu çerçeveden bakarsak, 1978 Ağustosu’nda, her ne kadar Seyfettin Deniz’in ölümü bir deniz kazası olarak verilmekte ise, bir kaza olmama ihtimali daha yüksektir. Elbette bunu kanıtlamak imkânsızdır pek çok siyasi cinayet gibi. Yoksul, eğitimsiz, sosyal sermayesi sıfır olan ve elbette acıdan çökmüş olan bir baba tarafından, -üstelik de patır patır bu çocukların kim vurduya götürüldüğü karanlık bir dönemde- ölümünün araştırılması imkansızdır. Dolaysıyla kaza süsü verilmiş bir imha olması çok muhtemeldir ve ayrıca çok yaygın ve “güvenli” bir pratiktir.

Beni bu düşünceye sevk eden başka sebepler de var. Özellikle günlük hayatına dahil olduğum 1976- 1977 yılları Bilecik’teki sürgün yılının anıları… Sürgünden sonra görev yerine gider gitmez, oradaki karanlık kesim anında devreye sokulmuştu. Sürekli takip edilmekteydi, bu nedenle yalnız dolaşmasına izin vermezdik. Örneğin bir gece, Bilecik gibi avuç içi kadar küçük bir yerde, bir düğün çıkışı beş kez araba ile öldürülmeye çalışıldı. Tabi orada bizimle canını dişine
takan bir iki devrimci arkadaşı vardı engelleyen. Bu, sadece kısa bir süre yanında kaldığım, dolayısıyla da dahil olduğum anlar. Eminim bize söylemediği nice böylesi olaylar atlatmıştır ta ki sonuncusuna kadar. Mahkeme kararı ile Ankara’ya döndükten sonra, 1978. Antalya’da yüzme bilmediği ve hiç sevmediği denizde ve 8 aylık çocuğunu da bırakarak bir daha sağ olarak çıkamayışının 39 yıl dönümü. 39 yıl önce o gün gencecik güzelim beden, yoksul ailesinin kucağına bırakılıverdi. Ortalık karanlık…

39 yıl olmuş bizden koparılalı. Özlemle içimize çaktığımız resminin önündeyiz. SEVGİLİMİZSİN!..

Can a te…