Sıdıka Avar’ın dağdan kopardığı çiçekler

Avar, Atatürk’ün emri ile bölgeye gönderilmiş misyoner öğretmendir. Türk Misyoner öğretmen kavramı bizzat kendisinin kullandığı bir sıfattır.

Adını çokça duyduğum halde Sıdıka Avar’ın Dağ Çiçeklerim adlı kitabını okuma fırsatı bulamamıştım. Nihayet geçen yıl, Berikan Yayınları’nda çıkan yeni baskısını okuma fırsatı buldum. Kitap, 40’lı yıllarda Elazığ Kız Enstitüsü’nde öğretmenlik ve müdürlük yapan Avar’ın Dersim, Bingöl, Elazığ bölgesinden topladığı kız çocuklarını bu okulda eğitme, Türkleştirme, “medenileştirme” ve böylece kadın aracılığıyla toplumu asimile etme sürecine ilişkin anılarını içeriyor.

Sıdıka Avar, bazen at sırtında, bazen bir kamyon kasasında, bazen bir kağnı üzerinde köyleri dolaşıyor, katliamlardan geriye kalan, anne babalarından koparabildiği kızları toplayıp Elazığ Kız Enstitüsü’ne yatılı öğrenci olarak kaydediyor.

Avar, Atatürk’ün emri ile bölgeye gönderilmiş misyoner öğretmendir. Türk Misyoner öğretmen kavramı bizzat kendisinin kullandığı bir sıfattır.(s.41) Avar, özel bir örnektir. Benimsediği ideoloji uğruna göze alamayacağı zorluk yok gibidir. Bu ideoloji onu adeta kör etmiştir. İdeali uğruna her türlü zorluğu göze almaktadır. “Cahil ve yobaz” halka modern yaşamı götürecektir. Ama bunu neden Türklük ruhu ile götüreceğini sorgulamaz. Kürt çocuklarını neden Türkleştirmek gerektiğini hiç sorgulamaz. Açıklamaz da. Bu çocuklar kendi ana dilleriyle çağdaşlaşamazlar mı? Çağdaş yaşamı öğrenemezler mi? Böyle bir soru onun belki de hiç aklına gelmemiştir. Avar’ın mensubu olduğu tekçi Kemalist paradigma bütün öteki fikirlerin üstünü örtmektedir. Onun tarif ettiği modern yaşam bugün sıkça duyduğumuz tek dil, tek millet düsturudur.

Bir ideoloji ve kalkınmacı anlayış ile başlatılan, sürdürülen eylem yüce amaçlarla parlatılmış ve yüksek sesli marşlar söylenerek yola düşülmüştür. Yürürken ezilen güzelliklerin sesi duyulmaz. Avar ve onu alkışlayıp bölgeye gönderenler kutsal bir davanın heyecanındadırlar. Evlerinden koparılan küçük kızların duygu dünyasının bu dava nezdinde bir değeri yoktur. O günden bu güne oldukça rağbet gören modernist-kalkınmacı anlayış büyük amaçlar peşindedir. Bireyler, hele isyan etmiş, devletine baş kaldırmış dağlı Kürtlerin çocukları sadece dönüştürülmek için yaşayabilirler. Kutsal Türklük davasına hizmet ettikleri ölçüde insanlaşabilirler.

Kitabın her satırında okuyucuya yansıyan şudur: Sıdıka Avar “kutsal” bir görevi yerine getirmenin aşkıyla hanelere girmekte, soğuk hanlarda sabahlamakta, devletin bütün resmi kurumlarından olanaklar ölçüsünde destek görmekte, devletin üniformalı görevlileri gözden kaybolduğunda anne-babalardan azar işitmektedir. Avar, sıradan bir öğretmenden beklenmeyecek bir özveri ile koşturuyor. Bu çocukların anne babalarından koparılıp bu yurtlarda soğuktan donmalarını sorgulayamıyor. Dönem tekçi ideolojilerin kitlelere şekil verme dönemidir. Ona göre çocukları Türklükle kaynaştırmak bütün dertlerine deva olacaktır. Okulda kızlara öğreteceği Türkçeyi annelerinin sevgi ve şefkatinden üstün tutmaktadır.

Hikmet Feridun Es, Hayat Dergisi’nde 1957’de çıkan makalesinde,“Reis bizi Afrin’e götür” misali Köylülerin, “Avar kızımı da götür” diye atın üzengisine yapıştığını iddia etse de, kitapta çocuklarını Avar’a vermemek için bir gecede onlarca kızın küçük yaşta evlendirildiğini okuyorsunuz. Örneğin Karlıova’ya gittikleri günün akşamı Kaza’da 12 düğün varmış. On iki kızı bir gecede evlendiriyorlar.

Nedense Karlıovalılar kızlarını Avar’a vermek için atın üzengisine yapışmıyorlar!(S.230)Avar’ın köylere çıktığı duyulur duyulmaz Bingöl’ün onlarca köyünde 12 yaşındaki kızlar evlendiriliyor. (S.145-150)

İlginç olan Avar gibi devletin cefakar misyonerleri, “biz bu Kürtleri neden Türkleştiriyoruz? Bu yaptığımız neden kutsal, bu insanların hayatına müdahale etme hakkını nereden alıyoruz? Bizi meşru kılan ne?” diye kendilerine sormuyorlar. Masum bir işe koyulmuş gibi küçük çocukların adını bile duymadıkları bir ulus’a hizmetçi yapıyorlar. Avar’a göre bütün yoksunlukların ve yoksullukların sebebi Türkçe bilmemek!

“Atatürk bu dağ köylerinde bütün yoksunlukların Türkçe bilmemekten ileri geldiğini söylemiş bunu isyan sebeplerinden biri olarak görmüştü. Türkçeyi “ana” ile sokmalıyız demişti.”(s.27)Bu yüzden okulda en çok ders saati Türkçeye ayrılmış. (s.27)

Avar, yöre halkının isyan ettiğini bir iki yerde vurgular ama bunu hiç sorgulamaz. En azından kitapta bize ulaşan bilgilerden yola çıkarak “isyanı” sorguladığına dair bir sonuca ulaşamıyoruz. Bu halk durup dururken neden “isyan” etmiştir? Bu tür sorular Avar’ın duymama, görmeme alanındadır. Özellikle devletin soykırım derecesindeki hak ihlallerinden hiç söz etmez. Katliamların fiili izlerine kendi penceresinden bakar. Hatta çocukların bedenlerindeki yaralara bile devletin gözüyle bakmaktadır. “Geyik ve Hayriye adında şerefsiz asilerin iki kızı getirildi.”(s.58)diye söze başlar. Bu şekilde kurulan bir cümlenin sahibinden ne kadar şefkat beklenebilirse o kadar şefkatlidir Avar! Geyik tam asi bir Dersim kızıdır. Sırtında yarası vardır. Kurşun yarası mı, dayaktan mı, işkenceden mi olduğuna dair bir bilgi vermiyor.

İdeolojisi onu gerçeği sorgulamaktan alıkoyar. O, sonuçla ilgilenmektedir. Kendisine verilen ve canı gönülden üstlendiği görevini yerine getirmenin heyecanı içindedir. Kaç kız Türkçe öğrendi, kaçı “ben Türküm” diyor, kaçı giyim kuşamını değiştirdi! Avar bunlarla ilgilenmektedir. Eğitip köye gönderdiği öğrencilerinden birinin köydeki durumuyla ilgili sevincini şöyle belirtiyor: “…Türkçe konuşuyordu… şehir çocukları gibi saçı, kaşı, giyimi düzgündü. Demek ki Ata’nın dediği olmuş, eve Türkçe ile görgü ve bilgi ana ile girmişti” (s.61)

Avar kendi penceresinden bakıyor. Toplumu dönüştürmenin kadınları dönüştürmekten geçtiğini biliyor. Katliam ve soykırımlardan kurtulan çocukların neler hissettiğine dair bir fikri yoktur. Devletin kanatıcı ellerini kadının yumuşak elleriyle kapatıyor. Ailesinden, yurdundan, toprağından koparılmış küçük kızların hırçınlıklarını kadın kimliğiyle absorbe ediyor. Özellikle yaşları büyük olan öğrencilerin tepkili ve çatık kaşlı olduğunu yazıyor. (s.30-31) ama bu kızlar neden böyle acılı ve öfkeli diye sormuyor. Bazen anne babaları suçlayıcı vurgulara yer veriyor ama küçük çocukların anne babalarından kopup, tamamen yabancı bir ortama getirilip yabancı bir dille yeni bir yaşama geçişlerinin zorluklarını anlamak istemiyor. Kitapta kendisini şefkatli biri olarak tanıtmasına rağmen olayın sosyo-psikolojik yanını tamamen göz ardı ediyor. Ya da olayın sosyo- psikolojik boyutunu anlayabilecek donanıma sahip değil.

Avar’ın bölgedeki katliamlara ilişkin duymama, görmeme tavrı devletin yüksek rütbelilerine karşı duyma, görme, yüceltme şeklinde hususi övgülere dönüşüyor:“Bugün okula paşa gelecekti. O paşa ki büyük millet meclisi yetkilerini taşıyordu. O bölgede, ipe çekme ve ipe çekilecekleri affetme yetkisi vardı. (S. 50) “Enstitünün kurulmasını o zorlamıştı, yatılı bölümü kurma şerefi onundu.”(s.27)Avar’ın en büyük destekçisi Dersim katliamının baş sorumlusu Abdullah Alpdoğan’dır. Alpdoğan’la ve sonraki umum müfettişlerle sık sık görüşüyor. Doğrudan Alpdoğan’la diyalog içindedir. Birçok işini doğrudan onunla veya diğer üst düzey askerlerle telefonlaşarak çözüyor. Devletin imkanları, zamanın imkanlarına göre tamamen onun hizmetindedir. Alpdoğan’dan övgüyle söz ediyor. Kadın, adeta devletin yumuşak eli! Onun duygusal yaklaşımları devletin yıkıcı, kanatıcı etkisini hafifletiyor.

Onun anılarından yola çıkarak, devletin halk üzerindeki zorbalığını,(jandarma zorbalığı) halkın devleti neredeyse hiç benimsemediğini, genellikle korkudan dolayı devlet görevlileriyle diyalog kurduğunu veya tepkisiz kaldığını anlayabilirsiniz. Örneğin birlikte Bingöl köylerine götürdüğü jandarmaya sivil kıyafetler giydiriyor.(s.134) Köylerden kız çocuklarını topladığını duyan halk, kızlarını vermemek için küçük yaşta evlendirmektedir. Bu sebeple yüzlerce küçük kız evlendirilmiştir. Halkın fiili olarak tepkisini ifade edebildiği bölgelerde Avar aç kalmış, içeri alınmamış ve defalarca soğuktan donma tehlikesi yaşamıştır. Bingöl köylerinde iyi karşılanmıyor. Camide dayak yiyecek hale geliyor.(s.140-142)Yine Bingöl’de dedikodular Avar’dan önce yayılıyor. Köylerde ve kasabalarda kapıları yüzlerine kapatıyorlar, yiyecek vermiyorlar. (s.164, 165)Nazımiye’de Zerif adlı bir kızın annesi ve akrabalarından dayak yiyor. Avar ve ekibi Mazgirt’te bir köy ağasının evinden dönerken yol üstündeki bir köyde misafir olmak istiyorlar, kimse içeri almıyor, ekmek vermiyorlar. Çok tepkililer, parayla bile bir ekmek vermiyorlar (s.81-82) Gelin görün ki tüm bunlar Sıdıka’nın aklını başına getirmiyor. Bu tepkiyi bile sorgulamıyor.

Tüm bu olumsuzlukların yanında Avar, kadın kimliğinden dolayı ekstra sıkıntılar yaşıyor. Bütün devlet memurlarının erkek olduğu, yeryüzünün erkekler tarafından yönetildiği bir toplumsal yapıda kadın olmaktan dolayı da fazladan sıkıntı çekiyor. Yeni devletle yöre halkının buluşmasında da Avar aykırıdır. Devletin gönüllü misyonerliğini üstlense bilekadınlık kimliğinden dolayı fazladan sıkıntılar çekmektedir. Devlet bürokratları bazı ahlaki konularda yöre halkıyla aynı zihniyette olmalarına rağmen araya bir kadının girmesi işleri iyice zorlaştırmaktadır. Elazığ merkezde, bir bayan öğretmen bir erkekle dolaşıyor diye Elazığ’ın gakkoşları gelip Sıdıka’yı uyarıyorlar.(s. 114) Sonra da bu “gençler” flört edenleri dövüyorlar. (s.115)Anlaşılan, o günden bu güne gakkoşların huyları hiç değişmemiş. Adliyeden bir hakimokula haber gönderiyor, “kloş ipek etekleri uçuşarak iç çamaşırları görünen hanımın istasyon caddesinden bisikletle inişi tahrik edicidir. Vursalar katilin cezası dahi hafifler. Hem bir hocaya yakışmaz.” (S.116) Genç cumhuriyetin hakimi de ataerkil… Ne yazık ki kadın kimliğinden dolayı yaşadığı sıkıntılar da onu devletin emri itaatine amade, canhıraş uğraşından vazgeçiremiyor.

Bölgenin geleneksel erkek egemen toplumu, dinsel ya da etnik kimliklerinden dolayı Kemalist Cumhuriyete tepkilidir. Asimilasyon sürecinde Avar gibi bir kadının görevlendirilmesine ise çifte tepki vermektedirler. Özellikle Bingöl’ün şeyhleri ile oldukça fazla sıkıntı yaşamaktadır. Kitapta bu konuyla ilgili yeterince örnek vardır. (S.164, 165, 183, 184, 185)

Arka arkaya bölgede iki katliam gerçekleştirmiş olan devletin, kızların eğitimi gibi bir konuyu yabancı bir kadının aracılığında-misyonerliğinde uygulamaya koyması işleri iyice zorlaştırmaktadır. Bu bile genç cumhuriyetin sosyal ve psikolojik çalışmalar yapmadan işe koyulduğunun göstergesidir. Avar’ın inatçı, ısrarcı, idealist yapısı görevini sürdürmesini mümkün kılmaktadır. Avar, Doğu’nun sert ikliminin, ataerkil geleneklerin ve dinsel hiyerarşinin kıskacındadır. Çemişgezek yolunda Aslan Bek adlı birinin hanında onlarca erkeğin arasında yalnız sabahlamaktadır.(s. 223, 224, 225) Bu durumu misyonerlikle bile açıklamak mümkün değil. Burada psikoanalitik bir sıkıntı söz konusu.

Bitlenen öğrenciler, hamile kalan kızlar, hizmetçi olarak kullanılan kızlar, intihar eden kızlar, kız kaçırma vakaları, yatılı öğrencilerle yerli öğrenciler arasındaki ayrımcılık yaşanan sıkıntıların kitaba

yansıyan örnekleridir. Yurt odalarında yaşanıp Avar’a yansımayan, yansıyıp da anılara aktarılmayan, aktarılıp da yayın sürecinde ideolojik süzgece takılan kim bilir ne acılar var!

Avar’ın anıları ‘Kuyruklu Kürt’ten, ‘Dağ Ayısı’ndan ‘Dağ Çiçekleri’ yaratma sürecidir. Biliyoruz ki dağlardan koparılan çiçekler ovada açmaz. Kitapta anlatılanlar, seralarda büyütülüp vitrinlere sunulan yabani çiçeklerin duyulmayan çığlıklarıdır. Bu süreç toprağından, evlerinden, anne babalarından koparılmış ve soğuk yurtlarda şekil verilmiş yüzlerce körpe çığlığı ifade etmektedir.