Turna

Keban Barajı’nın yapıldığı yıllardı. Avlanmak için, özellikle bahar aylarında bizim köyün çevresine çok sayıda Fransız gelirdi. Bunlar baraj inşaatında çalışan mühendisler ve teknikerlerdi. Fransızlar, özellikle alabalık avında çok başarılıydılar. Biz birçok av tekniğini onlardan öğrendik. Topal bir Fransız mühendis vardı ki her hafta sonu Munzur Irmağı’na avlanmaya gelirdi. Bizim köyün eski köprüsünün ayağının beton enkazı üzerinde oturur, bir saatte onlarca balık yakalardı. O zamanlar alabalık da kuş türleri de oldukça fazlaydı. Turna sürüleri gökyüzünü kapladığında yeryüzü kararırdı. Şimdi, nerdeyse on yıldır Ovacık Ovası’nda bir tek turna görmüyorum. Her ne hikmetse turnalar bizi terk etti.

Turnalar duygusal hayvanlardır. Onlarla ilgili çok hikâye dinledim. Bir dervişin cura çalarak turnalarla birlikte semah döndüğünü, bizim köyün anız tarlasında gözlerimle gördüm. Turnalar sonbaharda semaha benzeyen danslar yaparak göçe hazırlanırlar. Turnaların bu tür danslarını görenler şaşkına dönerler. Gene böyle bir zamanda, köyün altındaki tarlada turnalar kanat çırpıp dönüyorlardı. Derviş, curasını eline aldı, şelpe vura vura turnalara yaklaştı. Onların arasına karıştı, onlar dervişin çevresinde döne döne kanat çırptılar. Oysa bizden kaçıyorlardı. Turnaların müziğe duyarlı olduğunu o zaman gördüm. Köylüler bu olay karşısında şaşkınlıklarını gizleyememiş, olayı dervişin kerametine bağlamışlardı. Dersim halkı ezelden beri turnaları kutsadığı için bir tek turnayı bilerek öldürmemiştir. Buna rağmen turnalar son yıllarda Ovacık Ovası’na gelmez oldular. Bunun sebebini ben bilmiyorum.

Topal Fransız oltasını, balık takımını, çift namlulu tüfeğini aldı, biz çocuklar arkasına takıldık, ırmaktan aşağıya doğru yollandık. Biz çocuklar; bize vereceği bisküvi, gofret, sigara gibi eşyalar için onun çantalarını taşıyorduk. Ayrıca onun av malzemeleri ve av tekniği oldukça ilgimizi çekiyordu. Biz bize olduğumuz köylerde böyle ilginç bir yabancıyla karşılaşmak müthiş bir zevkti. Çocukluğumuzun merak ve keşfetme güdüsü bizi Fransızın peşinden sürüklüyordu.

İleride bir tarlada bir çift turna toprağı karıştırıyordu. Bizim onları avlamayacağımızı bildikleri için çok yaklaşmadıkça uçma zahmetinde bulunmuyorlardı. Topal Fransız onları görür görmez duraksadı. Turnaları işaret edip, büyük bir av bulmuş gibi sesler çıkararak ilerledi. Biz çocuklar, “günahtır, yapma” dediysek de adam ne dediğimizi anlamadı. Bizim uyarılarımıza aldırış etmeden tüfeğini turnaya çevirip tetiği çekti. Turnanın biri kanadından yara aldı, yerde debelenmeye başladı. Diğeri havalandı. Çevrede çift süren köylüler tüfek sesini duyar duymaz koşup geldiler. Turnaya ateş ettiği için Fransız’a bağırıp çağırıyorlardı. Yaralı turna bir iki uçma denemesi daha yaptı ama her defasında kafa üstü çakıldı. Yere birkaç damla kan bırakarak sıçradı durdu. Uçma denemelerinde başarısız olduğunu anladıktan sonra sendeleye sendeleye koşarak uzaklaştı. Köylülerle Topal Fransız da anlaşamadılar. Adam yanlış bir şey yaptığının farkına varmıştı. Ne yazık ki artık yapacak bir şey yoktu. Adam bin pişman, avını yarıda bırakıp aksaya aksaya geri döndü, tosbağaya benzeyen arabasına binip uzaklaştı. Biz de arkasından bakakaldık.

Kırık kanatlı turna ile eşi, ovada, bir orada bir burada görünüyorlardı. Çocuklar bu çifte pek rahat vermiyorlardı. Kırık kanatlı turna her tehlikede kırık kanadının üzerine düşe düşe koştuğu için bir süre sonra kırık kanadın tarafındaki ayağında da bir aksama oluşmuştu. Kırık kanadını yere basıp aksaya aksaya koştukça uzun boynu kırılacak gibi aynı yöne bükülüp duruyordu. Eşine yetişmek için olağanüstü bir çaba sarf ediyordu. Bu çaba ona çok enerji kaybettiriyor olmalıydı ki giderek zayıflıyordu. Büyükler her ne kadar “günahtır, yapmayın” dese de biz çocuklar büyüklerin olmadığı zamanlarda kanadı kırık turnayla eşini kovalamaktan vazgeçmiyorduk. Bu oyundan müthiş bir haz duyuyorduk. Turnalar bizden hızlıydı. Bu yüzden onlara yetişmemiz mümkün değildi. Zor zamanlarda, uçabilen eş gökyüzüne havalanıyor, döne dolaşa çığlıklar atarak kırık kanatlı eşini takip ediyordu. Kanadı kırık turna ise olanca hızıyla koşuyor, zora düştüğü zamanlarda kanatlarını açarak üç beş metrelik uçuşlarla uzaklaşmaya çalışıyordu. Bu uçuşların yere konma anları çok zor oluyordu. Kuş, her defasında takla atıyor, nerdeyse boynu kırılacak duruma düşüyordu. Bu sürede turnaların ikisi de çığlığı andıran sesler çıkarıp ortalığı ayağa kaldırıyorlardı.

Yaz boyunca çocuklarla eş turnaların kovalamacası böyle devam etmişti. Sonbahar geldiğinde turnalar göç hazırlıkları için toplaşıp, kanat çırpıp semah dönmeye başladıklarında kanadı kırık turna uzaktan onları seyrediyordu.

Nihayet göç zamanı gelmişti. Bütün turnalar havalanıp büyük kafilelerle gökyüzünde döndüklerinde bu çift yerde onları izleyerek çığlığı andıran sesler çıkarmakla yetindi. Uçabilen eş önce turna kafilesine katılıyor sonra tekrar eşinin yanına dönüyordu.

Kasım ayı gelmişti, turnalar çoktan gitmişlerdi. Artık yere kar düşmeye başlamıştı. İki turna Munzur Irmağı’nın kenarındaki sazlıklarda oradan oraya dolaşıp duruyorlardı. Çocuklar kovaladığında suyu geçip karşı kıyıya sığınıyorlardı. Kanadı kırık turna zora düştüğünde artık yirmi otuz metre uzağa uçabiliyordu. Ama göç edip sıcak ülkelere gitme şansı yoktu. Diğer eşi ise uçabildiği halde eşini terk etmemişti. Havalanıp havalanıp eşinin yanına dönmüştü. Kar bastırdığında gene ırmak kıyısında görürdük onları. Tek ayaklarıyla yere basıp, diğer ayaklarını karınlarına çekmiş şekilde öyle mahzun dururlardı. O zaman onları kovalayan çocuklardan biri olduğum için kendimden utanmıştım. Babama, “Bu kuşları getirip evimizde besleyemez miyiz?” diye sorduysam da babam, “Onlar bir iki güne kalmaz ölürler” demişti. Sonra bana bir turna hikâyesi anlatmıştı, “Ero, turnalar birbirlerine çok bağlıdırlar. Zamanın birinde bir köylü eşlerden birini yakalayıp evinde hapsetmiş. Diğer turna evin üzerinde dolanıp dururmuş. Günde en az on defa evin üzerinde dolanırmış. Yemeyi içmeyi bırakıp eşinin esir olduğu evi gözler dururmuş. Sonbaharda diğer turnalar göç ettikleri halde bu turnanın eşi, köyün üzerinde dönüp durmuş. Evdeki turna da bacanın altına gelip öterek ona sesini duyuruyormuş. Kar yağdıktan sonra artık dışarıdaki eş gelmez olmuş. Evin kadınının ekmek pişirdiği bir anda, evdeki eş, ateşin içine atlamış. Sacın altına girip kendini yakmış. Şimdi bunların da sonu yok. Birkaç gün sonra tilkiye çakala yem olurlar ya da soğuktan ölürler.”

Gerçekten de birkaç gün sonra balıkçılar turnaların ölüsüne rastlamışlardı. Irmağın kıyısında birbirlerine yaslanıp donmuşlardı. Balıkçılar onların donmuş halini anlattıklarında günlerce ağlamıştım.

Doğan Munzuroğlu