Üniterizm Birleşmenin Değil Ayrışmanın Unsuru

1991 SSCB’ nin dağılması ve Bağımsız Devletler Topluluğuna (BDDT) dönüşmesi ile birlikte dünyada üniter devlet modeli daha yoğunluklu bir biçimde tartışılıyor. 19. yüzyılın sonunda büyük ve ulusal devlet kurabilmenin unsuru olan üniterizm 20. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren ayrışmanın unsuru haline gelmiştir. Devletin bölünmezliğinin esas olduğu ve bölünmez bütün olarak devleti devam ettirmenin bir tarzı olan üniter devlet yapısı halklara çoğu zaman zindan olmuş ve üniter merkezi devlet tek devlet, tek millet, ortak dil ilkeleri ile kendinden olmayan halklara ülkeyi dar etmişlerdir. Üniter devletin esas referansı milli olmasıdır. Çoğunlukla üniter devletler egemen milletin ismi ile anılırlar. Türkiye ve Fransa gibi.

  1. yüzyılın ortalarından itibaren hatta birinci dünya savaşından sonra paylaşımın tarafı olan ülkelerin yaratmış olduğu yapay ve totaliter devletler hep o ülkelerde sorun haline gelmiş, hem ülke içinde hem de bulunmuş oldukları coğrafyada istikrarsızlık nedeni olmuşlardır. Bilindiği üzere geçen yıl SYKES – PİCOT anlaşmasının yüzüncü yılı idi. SYKES-PİCOT anlaşması İngiliz, Fransız, Rusya ve İtalya tarafından (İtilaf devletleri) orta doğunun paylaşılması üzerine yapılmış bir anlaşmadır. Bunun sonucu olarak haritalara da baktığımızda anlayacağımız gibi Ortadoğu cetvellerle çizilmiş bugün ki Irak, Suriye, Ürdün, Lübnan, Suudi Arabistan vs. oluşturulmuştur. Bu anlaşmada Azerbaycan ve Kafkasya Rusya’ ya bırakılmıştır. Ancak 1917 Ekim devrimi sonrası SSCB yönetimi ki, bu dönem Lenin dönemdir. SYKES – PİCOT anlaşmasını öğrenmiş ve derhal deşifre etmiştir. Ayrıca bu sözleşmeden çekildiğini de beyan etmiştir. Zaten SYKES – PİCOT’ ya göre Rusya’ ya bırakılan yerlerin büyük bir bölümünden de 1917 Ekim devrimi ile birlikte çekilmişlerdir.

Birinci Dünya harbinden sonra özellikle Ortadoğu’ da ki paylaşımcı ülkelerin çıkarlarına göre düzenlenmiş bu sınırlar düzenlenen coğrafyaların dilsel ve dinsel etnik yapısını göz önüne almadan yaratılmış devletlerdir. Paylaşan devletler bakımından bu ülkelerde dilsel ve dinsel nedenler ile kuruluştan sonraki gelişmeler ve boğuşmaların olacağı kesin olmasına rağmen paylaşımcı devletlerin menfaati her zaman olduğu gibi öne çıkmıştır. Emperyalist ülkeler bakımından bu ülkelerin etnik yapısı, inançları, kültür ve dilleri hata bu ülkelerde yaşayan toplulukların talepleri önemsizdi. Önemli olan emperyalist ülkelerin kurulan bu yapay ülkelerdeki menfaatleriydi. Kısaca 20. Yüzyılın başında dünyanın en büyük ihtiyacı olan, sanayinin ve taşımanın olmazsa olmazı olan  petrolün paylaşımıydı.

Peki; emperyalist ülkeler tarafından kurulan bu yapay devletlerde 21. yüzyıla gelmiş olmamıza rağmen neden hala sorun devam etmektedir? Michail Gorbaçov SSBC başkanı ve SSCBKP genel sekreteri olarak Glasnost ve Perestroyka politikası uygulanmış olmasına rağmen SSCB’ nin kuruluşundan 1991’ e kadar olan süreçte birikmiş ve oluşmuş olan sorunlarını çözemedi. Ülke o hale geldi ki, SSCB’ ye bağlı diğer cumhuriyetleri bir arada tutamaz oldu. SSCB’ nin esas olarak dağılması sadece SSCB’ ye bağlı olan cumhuriyetlerin talepleri değildi. Sosyalizmin genel sorunlarıydı. Ancak SSCB içinde yaşayan halkların da yıllardır ezilmişliğinin, asimilasyona tabi tutulmuş olmalarının  ve eşitsizliğin de payını yadsımamak lazım. Ayrıca SSCB’ nin 1991’ de dağılmasını ardından Doğu Avrupa’ da ki ülkelerin peş peşe dağılması yada yönetimlerinin devrilmesi de yine aynı gerekçelerle olmuştur. Bunlar içinde Yugoslavya’ nın darmadağın olması da herhalde en enteresan olanıdır.

Dünyadaki tüm siyaset bilimciler bir konuda anlaşmışlardır. Federal yapıların yada federal yapıya benzer üniter olmasına rağmen yerinden yönetimi esas alan devletlerin yaşamasının ve devam edebilmesinin biricik koşulu demokrasinin sonuna kadar işletilmesi ve esas alınmasıdır. Yukarıda saydığımız örneklerde de görüleceği üzere totaliterliğin esas olduğu devletler uzun süre yaşamamış ve sürekli kurulduklarından itibaren ülke içi sorunlarla boğuşmuşlardır. Sovyetler Birliği bu konuda belki en başarılı işi yapmış ve 1991’ de ki dağılmanın ardından SSCB’ ye bağlı cumhuriyetleri kısaca federal yapıyı dönüştürmüş ve bağımsız devletler topluluğu (BDT)’ nu oluşturmuştur. Bu oluşumda SSCB dönemindeki Rusya, Ukrayna, Beyaz Rusya, Ermenistan, Azerbaycan, Kazakistan, Moldova, Özbekistan, Gürcistan, Kırgızistan, Tacikistan, Moğolistan ve Türkmenistan ayrı ayrı bağımsız devletler olmuş ve bir anlamda sembolik olarak da bağısız devletler topluluğuna dönüşmüşleridir. Bu topluluğa daha önce SSCB’ ye dahil olan Baltık Ülkeleri dahil olmamıştır. Bu kadar sorunsuz ve yumuşak ayrılmaya rağmen bile Kafkaslar’ da ve Ukrayna’ da sorun hala bitmemiştir. O bölgelerdeki azınlıkların yada o devletlerin talepleri Büyük Rusya tarafından sürekli kan ve şiddetle bastırılmıştır.

Bu konuda en barışçıl ayrılık Çekoslovakya tarafından gerçekleştirilmiş ve eski sosyalist Çekoslovakya ikiye bölünmüştür. Çekya ve Slovakya olarak. Bu devletin bölünmesi kansız olarak gerçekleşmiştir. Doğu Avrupa da özellikle Yugoslavya 1991’ler den sonra çok sancılı bir süreç yaşamış ve totaliter sosyalist bir yönetim tarafından bir arada zorla tutulan ve zorla tutulurken de eşitsiz davranılan halkların dillerine saygı gösterilmeyen, unutturulmaya çalışılan yoğun asimilasyona tabi tutulan halklar ile yine inançlarına saygı duyulmayan ve inandıkları gibi yaşamalarına müsaade edilmeyen halklar birlikte yaşamayı reddetmişlerdir. O denli bir birilerine zarar vermişlerdir ki artık birlikte yaşamaları imkansız hale gelmiş ve neredeyse her halk kendi devletini oluşturmuştur. Eski Yugoslavya bölünür iken bazı halkların kendi devletlerini kurmaları hale kendini Yugoslavya’ nın patronu ve sahibi gören Sırplar tarafından kabullenmemiştir. Kosova Özerk Bölgesi 17.02.2008 tarihinde parlamentosunda karar alarak bağımsızlığını ilan etmiştir. Ne enteresandır ki, dünyanın başka coğrafyalarında bağımsızlıkçı hareketleri destekleyen Rusya ve Sırbistan hem Kosova’ yı tanımamışlardır hem de şiddetle bağımsızlık kararına karşıdırlar. Buna rağmen Kosova’, ABD, Almanya, Danimarka, Belçika vs. ve Avrupa Birliği üyesi ülkeleri tarafından tanınmıştır.

Yine aynı şekilde Fransa, İtalya ve İspanya kendi ülkelerindeki etnik sorunları Kopenhag Kriterleri çerçevesinde ve azınlık hakları çerçevesinde üniter devlet yapısını gevşetmiş ve üniter devlet yapısı içerisinde çözüm üretmeye çalışmıştır. Bu anlamda yerinden yönetim tarzını benimsemiş ve özerk bölgeler oluşturmuşlardır. Ancak oluşturulan bu özerk bölgelere rağmen demokrasi ve insan haklarının daha ileri olduğu Avrupa ülkeleri dahi etnik yada azınlık sorununu çözememiştir. Halen İspanya’ da Bask ve Katalan sorunu, Kanada’ da QUEBEC (Kebek) sorunu, Belçika’ da Flaman, İngiltere’ de Kuzey İrlanda, Fransa’ da Korsika sorunu hale çözülememiş sorunlar olarak bu ülkeleri meşgul etmektedir. Bu tür sorunlar yaşayan Orta Doğu ülkeleri Türkiye’ de buna dahil bu ulusal ve etnik nedenlerden dolayı demokrasilerini geliştirememekte ve giderekten insan haklarından uzaklaşmaktadırlar. Avrupa ülkeleri kendi içindeki etnik sorunlardan dolayı kısmen demokrasi ve insan haklarından uzaklaşırken Türkiye, İran, Irak ve Suriye gibi ülkelerde dilsel ve dinsel etnik nedenlerden dolayı nerdeyse demokrasiyi ve insan haklarını unutmuşlardır. Bu ülkelerde üniterizmi benimsemiş ve komşularındaki ulusal bir uyanışı dahi kendileri için beka sorunu olarak görmüşlerdir ve görmeye devam etmektedirler. Komşularındaki dilsel ve dinsel etnik yapıların statü kazanımları bir savaş ve işgal nedeni olarak görülmüştür.

Türkiye ve İran’ ın Güney Kürdistan’ daki ve Batı Kürdistan’ daki elde ettikleri yada muhtemelen elde edecekleri statü bu ülkeleri rahatsız etmektedir. Güney ve Batı Kürdistan’ da ki gelişmeler İran ve Türkiye tarafından kendi ülkelerinin yada devletlerinin bekası bakımından yok edilmesi gerekli statüler olarak görülmektedir.

2017 yılında Güney Kürdistan’ da Kürdistan Bölge yönetimi tarafından referandum yapılmıştır. Referanduma geliş sürecini kısaca vurgulamak isterim. Güney Kürdistan’ daki Osmanlı döneminden halen günümüze kadar devam eden Kürt ulusal mücadelesini burada vurgulayacak değiliz. Saddam’ ın devrilmesi ile birlikte Irak’ da her savaşın sonunda olduğu gibi barış masası kurulmuş ve taraflar Kürtler, Şii Araplar, Sünni Araplar ve diğer azınlıklar tarafından yeni Irak’ ın anayasası ile ilgili taraflar arasında tartışmalar başlamıştır. Ülkede yaşayan taraflar anayasa ile ilgili kendi düşüncelerini yazılı olarak uzunca süre yazıp çizdiler. Sonuçta tüm tarafların evet dediği üniterizmi reddeden ve federal bir yapılanmayı esas alan anaysa hazırlandı. 15 Ekim 2005 tarihinde referanduma sunuldu. Bu anayasa %78 evet oyu ile kabul edilerek yürürlüğe girdi. Bu anayasada Kürtler bakımından önem arz eden ve yerine getirilmesi gereken bazı maddeler vardı. Bunları aşağıda vurgulamak istiyoruz.

Madde 12:

  1. Federal hükümet, mevcut yataklardan çıkarılan petrol ve doğalgaz yönetimini bölge hükümetleri ve vilayetlerle birlikte yapar. Elde edilen gelir ülkenin tamamında nüfus dağılımına göre adaletli bir şekilde dağıtılır. Eski rejim tarafından haksız bir şekilde mahrum bırakılarak zarara uğratılan ve sonradan zarar gören bölgelere, tüm bölgelerin de dengeli olarak kalkınmasını sağlayacak şekilde belirli bir süre için ilave pay verilir. Bu husus yasa ile düzenlenir.
  2. Federal hükümet ile petrol ve gaz üreten bölge ve vilayet hükümetleri bir araya gelerek, Irak milletine en fazla menfaati sağlayacak şekilde ve mevcut en ileri pazarlama ve yatırım ilkelerini ve teknolojisini kullanarak, petrol ve doğal gaz yataklarını geliştirmek için gerekli strateji ve siyaseti tayin eder.

(Metinde bölge hükümetinden kasıt Kürdistan Bölge Hükümeti, vilayet hükümeti de Musul gibi özerk vilayetler kastedilmektedir.)

Madde 116: Irak Cumhuriyetinin federal sistemi başkent, bölgeler, bu bölgeye bağlı olmayan vilayetler ve yerel yönetimlerden oluşur.

Madde 117:

  1. Yürürlüğe girdikten sonra bu anayasa Kürdistan Bölgesini ve mevcut organlarını federal bir bölge olarak kabul eder.
  2. Bu anayasa, hükümleri uyarınca yeni bölgeleri tanır.

Madde 118: Millet Meclisi ilk oturum tarihini takip eden 6 ay içerisinde toplantıya katılan üyelerin salt çoğunluğu ile çıkaracağı bir yasa ile bölgelerin oluşturulmasına ilişkin yürütme yetkilerini tespit eder.

Madde 119: Bir daha fazla sayıda vilayetin aşağıdaki belirtildiği şekilde talep gelmesi durumunda referandumla bir bölge oluşturması mümkündür.

  1. Bölge oluşturmak isteyen vilayet meclislerinin her birinin üyelerinin bir bölü üçünün talebi üzerine
  2. Bölge oluşturmak isteyen vilayetlerdeki seçmenlerin bir bölü onunun talebi üzerine

Anayasanı kabulünden sonra yapılan seçimde Şii Araplar iktidar olmuş ve Saddam’

dan bu yana Irak’ da iktidar olan ve devletin tüm olanaklarından faydalanan safahat içerisinde yaşayan Sünni Araplar dışlanmıştır. Özellikle sunni Arapların yaşadığı Musul, Tikrit, Ninova gibi bölgeler devletin olanaklarından faydalandırılmamıştır. Yine anayasanın 112 . maddesi gereğince oranlar yasa ile düzenlenmiş olmasına rağmen Kürdistan Bölgesel Yönetimine her ay bütçeden ödenmesi gereken pay ödenmemiş yine Kürdistan Bölgesel Yönetiminde çalışan memurların maaşları merkezi devlet tarafından ödenmesi gerekirken ücretler ödenmemiştir. Bir anlamda referandumdan geçen ortak anayasa yok sayılmıştır. Bunun sonucudur ki, Sünni Arapların dışlanması, yok sayılması, ekonomik olanaklardan yoksun bırakılması sonucu katılımcılarının önemli bir kısmı Saddam dönemindeki Irak ordusunda yer alan sunni Araplardan oluşan İŞİD örgütü oluşmuştur.

Yine 118. Ve 119. Maddeye göre Millet Meclisinin ilk oturum tarihi esas alınarak 6 ay içerinde bölgelerin oluşturulmasına ilişkin yasal düzenlemeler ve özelikle Kerkük, Diyala ve Ninova  ile ilgili bölge oluşturup oluşturmayacaklarına ilişkin yada mevcut bir bölgeye katılıp katılmayacaklarına ilişkin referandum düzenlenmesi gerekmekteydi. Bu husus anayasanın emredici bir ilkesi idi. Ancak Irak Merkezi Hükümeti bunu görmezlikten geldi ve anayasaya göre Kürdistan Bölge Yönetimine olan ekonomik taahhütlerini yerine getirmediği gibi Kürdistan Bölgesinin bir anlamda sınırlarını netleştirecek referandumu yapmaktan da imtina etti. Kürt sorunu varlığı nedeniyle Irak’ Merkezi Hükümeti demokrasi ve insan haklarını bir kez daha ayaklar altına aldı. Demokrasi, insan hakları ve eşitliğin olmadığı totaliter rejimlerin egemen olduğu devletlerde de federal yapının yürümeyeceğini yukarıda da belirttik.

Kürdistan Bölge yönetimi tüm bu olumsuzluklara rağmen anayasaya bağlılığını sürdürdü. Ve Orta Doğuda bu kadar sorunun içerisinde sorun olmama çabası içerisine girdi. Buna rağmen Irak Hükümeti 12 yıl boyunca anayasal görevlerini yerine getirmedi. Kürdistan Bölgesel Yönetimi o kadar zor durumda kaldı ki, memurların maaşlarını dahi ödeyemez duruma geldi. 25 Eylül 2017 tarihinde referandum yapmak üzere Kürdistan Bölgesel Yönetimi Parlamentosu referandum kararı aldı. (Karar alınırken parlamentoda ki  katılımın tarzı ayrı bir yazı konusu olabilir.) 25 Eylül 2017 deki referandum iki boyutluydu. Kürdistan Bölge Yönetimi coğrafyasında yapılan referandum bölgenin bağımsızlığını isteyip istememe ile ilgiliydi. Kerkük, Musul’ un bir bölümü, Diyala, Şengal ve Ninova’ daki referandumda bu bölgelerin yine anayasanın 117-118 ve 119. Maddesi gereğince Kürdistan Bölgesine katılıp katılmamaları ile ilgili ve yine bağımsızlıkla ilgili soruları kapsamaktaydı. Bu referandum %93 evet oyu ile kabul edildi.

Kürt halkının bu iradesini çok önemsemek gerekiyor. Başarısız bir sonuç elde edilmiş olsa dahi Kürtler Orta Doğuda ilk kez tüm komşu düşmen devletlere rağmen kendi iradelerini çok cesur ve kararlı bir biçimde yansıtmışlardır. Bu irade bu gün olmasa bile yarın bağımsızlıkçı habercisidir. Yine enteresandır, Filistin’ in, Kosova’ nın, Katalanya’ nın bağımsızlığını savunan ve bunlar için gösteriler düzenleyen, pankartlar asan, sayfa sayfa yazılara yazan Türkiyeli aydınlar sıra Kürtlere gelince yine sınıfta kaldılar. Sanırım onlara göre de Güney Kürdistan’ ın bağımsızlığı onlar için de bir beka sorunu olmalı ki, sessizliklerini korudular.

Aynı tavrı Batı Kürdistan için de görmekteyiz. Orada Kürtlerin elde edeceği muhtemel bir statü zaten Türk devletini rahatsız ediyor. Görünen o ki , Türkiyeli aydınlar da çok farklı düşünmüyorlar. Ancak şu bir gerçek ki, üniterizm artık birleşmenin değil ayrışmanın bir unsuru.

*Mehmet Celal Baykara