Güncel

“Yarpuz…”

Lütfen başlığı öyle “karpuz” der gibi okumayınız. Melodileri olur, kulağa fısıldadığı sözlük dışı anlamlar yüklüdür kimi sözcükler. Tenimize dokunuşları vardır, sıcaklık veya serinlik, yumuşaklık hissettirir, karanlığı ya da gün ışığını duyumsarsınız dilinizden dökülürken. Hele bazıları var ki bu hoş duyguların neredeyse hepsini bir arada algılatır insana. Okurken bunları da içeren bir seslendirmeyi, bir özeni hak ediyorlar bence…

Haydi bir deneme yapalım sizinle: Bir tek sözcükle, aşağıda anlatacaklarımı çağrıştırmak isteseniz hangi sözcüğü seçerdiniz?

Yazın cehennem sıcağında, oldukça seyrek bir çam ormanının içinde, cırcır böcekleri çığlık çığlığa bağırıyorken, dağa doğru tırmanıyorsunuz. İzlediğiniz patika sizi yoğun, serin bir gölgeliğe kavuşturmuş olsun. Sessiz, sığınak gibi bir yer burası. İçinde bir karış derinliğinde, iki kucak genişliğinde buz gibi bir pınar var. (Biz “göze” deriz) Pınarın etrafında öyle toplaşmış ki sevgili ağaçlar, sarmaş dolaş. Birbirinin içine girmiş kızılcık ve erikler, onların üzerlerine dallarını ve geniş yapraklarını açmış yaşlı kestaneler, cevizler, hepsi orada. Suyun kenarına sokulmuş küçük yeşillikler daha bir başka. Eğrelti otları sanki uzun tüylü bir halı dokumuş size. Dallar ve yapraklardan örülmüş kocaman bir kuş yuvasına girmiş gibisiniz. Bu “sığınak” içinde, bir serinlik, bir dinginlik var ki tanımlamakta zorlanıyorum. Hayal gücünüzü kullanıp bana yardımcı olursanız biraz daha detayları konuşabiliriz.

Pınarda su, topraktan yukarı sessizce çıkarak sunuyor kendini. İçinde minik canlılar var, onlar da orada yaşam bulmuşlar. Su, öyle serin ki karpuz koysan çatlayacak, serinliğiyle hayat veriyor çevresine. Hadi biz çatlamasını göze alıp içine bir Diyarbekir Karpuz’u bırakalım, soğusun şimdilik…

Böyle bir yeri tek bir sözcükle nasıl anımsatabilirsiniz? O koku, esrarengiz masallardaki gizli beldeleri çağrıştıran ürperti, kaç sayfaya sığar?

Haydi, uğraştırmayayım sizi benim bir önerim var. Şimdi yüksek sesle okur musunuz lütfen:

Yarpuz

Eğer ilk heceyi okumaya “yağmur” der gibi başladıysanız sorun yok. Ama uzun kurak bir yazın arkasından, ilk damlanın düşüşünü anımsatmalıydı yağmur. Sonra da aniden, ulaşılamayan bir sevgiliye sesleniş gibi süren bir “yar” olmalıydı. Hani  “seni kara saplı bıçak gibi sineme sapladılar…” daki “yar” gibi. Bir de “p” harfine çok az vurgu gerekiyor. Yani neredeyse “be” ile “pe” arası bir yumuşaklıkta söylenmeli. Ama ilk hecenin çisentisini ihmal etmeden ve son harf “z”yi söylerken de gerçek bir “son” vızıltısıyla söylemek gerekiyor.

Tekrar yüksek sesle deneyelim mi?

-“Yarpuz

Size bir sır daha vereyim, yarpuzun ortasındaki “p” ye vurgu yaparken uyuyan minik bir bebeği öptüğünüzü düşünün, incitmekten korkar gibi. Ama dudağınızın ucunda o tertemiz sıcaklığı da hissedecek şekilde. İkinci heceye geçerken erimeye yüz tutmuş buzulların serinliğini ve hani şu pınara bıraktığımız karpuzu alalım soğumuştur yeterince, ne dersiniz?  Tekrar deniyoruz:

Yarpuz

Oluyor gibi, ama bu sefer de ilk hecedeki “sevgili” baskın oldu! Sanki salt “yaar” dediniz, âşık mısınız yoksa?

Biliyorum “Ne anlatıyor bu adam, hem de bu yoğun politik gündemde?” diyerek sıkılanlarınız vardır ama ne olur sabredin, buna değecek. Söylemeyi unuttum, bu gizli serin sığınakta yeşilin her tonu vardı. Işık deseniz ayrı bir cümbüş. Yaprakların yoğunluğundan zor giriyor içeri, ama nefis oyunlar oynuyor size. Böyle güzellikleri hiç görmemiş kent doğumlu gençler için biraz daha ayrıntıya girersek, yarpuzun yeşili, nisanda yeni çıkmış çağla badem yeşilidir, yaprakları da yine badem misali hafif tüylü. Bir de evcilleştirilmiş nanede olmayan yaban tadı var yarpuzun. Bunları da ekleyerek son kez hem de yüksek sesle söylüyoruz şimdi:

Yarpuz

Nasıl?  Kokuyu duyuyor musunuz?

——————————————————————-

Ödemiş’ten sabah gün doğmadan çıktık. Yıl 1965. Üç kız bir erkek çocuğu. En büyüğü on beşinde, en küçük ben yedi yaşımdayım. Babam ve annem henüz kırklı yaşlarda. Dağ yolundan “yürüme” Gölcük yaylasına gidiyoruz. Şimdi kimse bu yolu yürümüyor. Dolayısıyla “A” Tepesi’ne nefes nefese varıp aniden önünde uzanan yemyeşil bir yayla ve ortasındaki “S” şeklindeki gölü görüp “Aaaa” diye şaşırmıyor. Arabayla hiçbir şey göremeden 30 dakikada varılıyor yaylaya. (Tepeye adını İsmet İnönü vermiş, ilk gördüğünde şaşırarak “Aa” dediği için.)

Herkes gücüne göre bir şeyler taşıyor. Tabii babam sırtında her ihtimale karşı av tüfeği de olmak üzere aslan payını almış yüklerin. Annem yiyecek sepetimizle tombul ama cıva gibi. Üç ablam da, kilim, torba, semaver ne varsa yüklenmiş.  En torpilli benim. Bir bakır sürahi ve hayıt dalından yapılmış kılıcım var elimde sadece. Babam yaban domuzu yataklarını gösteriyor bize. Sıcaktan bunaldığımız bir anda patikamız bir yere ulaştırdı bizi. Yukarıda anlatmaya çalıştığım, ayrıntıları kare kare zihnime kazınmış pınara vardık. Ondan dinlediğim masallardaki Köroğlu’nun Çamlıbel’de kışladığı yere benziyordu sanki.

Babam suya saygıyla yaklaştı.

Yüzünde o tertemiz tebessüm.

Avucuna doldurup tattı. Bana da içirdi.

Sonra bir dost görmüşçesine uzanıp yeşil bir yaprak kopardı.

Ön dişlerinin arasında ezip kokladı.

Nasıl yapılacağını göstererek doğayı anlatıyordu yine.

Bir şiir dinledim sanki tek sözcükten oluşan:

“Bak oğlum bu yabani nanedir:

YARPUZ…”

On yıl önce bu yazı yazıldıgında babalar günü yaklaşıyordu. Babam Murat Altan’ı saygıyla anarken “Babanız hayattaysa ve ona gitme şansınız varsa bu şansın bir daha gelmeyebileceğini düşünün lütfen.” diye bitirmişim yazıyı.

On yılda ne çok şey değişti, bir kara zulüm gelip çöktü üstümüze. Ne çok baba evlatsız, ne çok evlat babasız kaldı. Ne kadar çok baba var zındanlarda evlatlarından uzak, ne kadar çocuk var babalarına analarına hasret…

Yine de ve inatla, bütün evlatların ana babalarına özgürce sarılacağı günlere ulaşma umudumuzu yeşertip büyüteceğiz…

Bahadır Altan

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Göz Atın

Kapalı
Kapalı
Kapalı