Günlerce, gecelerce yaktılar Dersim’i.Börtü böceğin, ağacın, uçan kuşun ve yangını söndürmeye uğraşan bir grup gönüllünün çığlıklarına herkes kulaklarını kapatırken, tabiat ana koştu yardıma.

Yaklaşık bir ay sürdü orman yangınları. Devlet güvenlik diyerek müdahale etmedi, iktidar medyası görmezden geldi, muhalefet ise;maalesef günü kotaran tepkilerin ötesine geçemeyerek yetersiz kaldı.

Aralarında sanatçı Ferhat Tunç ve Dersim Araştırmaları Merkezi yöneticilerinin de bulunduğu bir grup gönüllünün,ellerinde tırmıklarla günlerce süren yangın söndürme çalışmalarına kimse el uzatmazken, sonunda tabiat ana sanki zulmedene de, zulme sessiz durana da sitem edercesine, sanki doğaya bu kadar âşık bir halkın sevgisine karşılık verircesine milyonlarca damla olup aktı kadim topraklara.

Orman yangınları başlamadan birkaç hafta önce, Adana Dersimliler Derneği ile beraber 18. Munzur Kültür ve Doğa Festivaline katılmak üzere yola çıktığımızda, sanki ilk uzun yolculuğumu yaptığım o çocukluk dönemindeki kadar heyecanlıydım. Nede olsa ilk defa görecektim, çocukluğumdan beri uzaktan sevdiğim Dersim’i.Hiç görmediğimiz halde ortak acılarımızdan birbirimize sarıldığımız ne çok insan ve ne çok şehir vardı.İşte Dersim de onlardan biriydi. Hiç gelmemiş olsam da acılarından tanıyordum bu kenti. Kayıp kızlarından, kan akan derelerinden, türkülerinden, ağıtlarından.Ne çok sevdiğim arkadaşım vardı bu topraklarda büyüyen. Daha adil bir dünya için “o güzel atlara binip giden”dostlarımdan biliyordum bu şehrin vicdanını. Sanki ben birazdan o yürekli dostlarıma kavuşacaktım.

Hasret giderip, sımsıkı kucaklaşacak, o anlata anlata bitirmedikleri Munzur’un kıyısında oturup gelecek güzel günlerin düşlerini kuracaktık. Onlar” Dersim kadar güzel, festivallerimiz kadar şen” bir ülke diye bahsedecek, bense “ yahu Dersim’lilerin nedir bu memleket aşkı“ diyerek takılacaktım yine. Şimdi o “ şen ”festivali yasaklamışlardı. Aslında ” terör örgütü propagandası yapılacağı “ gerekçesi ile yasakladıkları festival değil düşlerimiz ve geleceğimizdi.

İktidarlar değişse de Devlette zulüm baki

Dersim’in 37/38’lerin kapanmayan yarası, şehrin tepesine kurulan karakollar, yasaklanan bölgeler, festivaller ve yakılan ormanlarıyla bugün AKP eliyle kanatılmaya devam ediyor.

 Ne yazık ki, İktidarlar değişse de, Devletin Kürt halkı ve özelde de Dersim üzerindeki niyeti hiçbir zaman değişmiyor.Kürde ve Aileviye yönelik inkâr ve asimilasyon, bir devlet politikası olarak yerini korumaya devam ettiği gibi, bugün doğayı, börtü böceği dahi ötekileştirecek kadar akıl dışı bir hal alıyor. Bu ülkenin kuruluş yıllarına dayanan Sünnileştirme ve Türkleştirme politikası Kürt ve Alevi Dersim’in yakasını bir türlü bırakmıyor.

Zulmün değişmeyen gerekçesi “  güvenlik ve terör”

Kürt sorununun bu ülkenin demokrasi ve adalet sorunu olduğunu inkâr edip, Anayasal eşitlik ve evrensel insan hakları ilkelerini göz ardı ederek, konuya terör ve güvenlik eksenli yaklaşan devlet aklı bugün doğayı dahi ötekileştirecek kadar kendini aşıyor.

Sadece Kürt halkı ve Dersim özelinde değil, ülkenin dört bir yanında aynı gerekçe ile insan hak ve özgürlükleri yok sayılıyor.

Galatasaray meydanında 23 yıldır, dünyanın en haklı talebiyle oturan, gözaltında kaybedilen evlatlarının kemiklerinin bulunup, sorumlularının yargı önüne çıkarılmasını talep eden Cumartesi Annelerine, devletin cevabı 80 yaşındaki kadınları meydanlarda dövmek ve demokratik eylemlerini yasaklamak oluyor. Ve bu insanlık suçunun gerekçesi de tıpkı festival yasağında olduğu gibi “terör örgütü propagandası ve güvenlik “oluyor.

Dersim’de ormanlar yakılıyor, yetkililer bu yangını söndürmek yerine önce inkâr edip, sonra izliyor. İzlemekle de kalmayıp, söndürmeye kalkan gönüllüleri engelleniyor, yangın bölgesinde incelemelerde bulunmak isteyen halkın seçilmiş vekillerinin önünü kesip, yolları kapatıyor. Ve bütün bu hukuk dışı uygulamalarına gerekçesi de “terör ve güvenlik “ oluyor.

Bir zamanlar Cumartesi annelerinin acısına, Dersim 38 ‘e, ağlayan devlet büyüklerimiz, esasında yüzleşemedikleri tarihin devamı olarak, Cumartesi annelerini de Dersim halkını da ağlatmaya devam ediyor. Zaman zaman bu akıl değişiyor gibi görünse de, yaktıkları ağıt zamanın siyasal çıkarı gereği trajik bir tiyatro oyunu olarak hafızalarımızda duruyor.

Sayın vali;Fotoğraflarını paylaştığınız o ışıl ışıl yanan ağaçlar cayır cayır yandılar.Hiçbir gerekçeniz bu gerçeği değiştirmeyecek.

Resmi güçler ne zaman hukukun dışına çıksa, ne vakit kanunsuz emirleri uygulayıp insanlık suçu işlese, işte o vakit ” terör ve güvenlik “sığındıkları bir liman oluyor. Ve biz insan hakları savunucuları ne vakit bu insanlık suçlarının karşısında dursak, bu kurnaz akıl bizleri de terörü savunmakla suçlayarak sadece hukuka, adalete aykırı davranmıyor, adeta aklımızla dalga geçiyor.

Dersim ormanları cayır cayır yanarken, Sayın vali Twitter hesabından ışıl ışıl parlayan ağaçların fotoğrafını paylaşıyor.

Bu fotoğraflar haklı olarak Ferhat Tunç’un tepkisine neden oluyor.Nede olsa doğup büyüdüğü, türkülerini söylediği, acılar ile yoğrulmuş bu güzelim memleketi,gözlerinin önünde günlerdir yanıyor. Ve günlerdir görevini yapmaya çağırdığı yetkililer, dalga geçercesine, sanki yangın yokmuş gibi ışıl ışıl parlayan ağaçların fotoğrafını paylaşıyor.   Sevgili Ferhat Tunç ise yangın söndürme çalışmaları esnasında çektikleri bir fotoğrafı paylaşarak Vali Bey’e ağaçların ışıl ışıl parlamadığını fakat cayır cayır yandığını hatırlatıyor. Ve o kurnaz akıl sosyal medyada da devreye giriyor, Ferhat Tunç sosyal medyada neredeyse “ devletin terörle olan mücadelesine “ engel olmakla suçlanıyor.

Biz insan hakları savunucuları hep söylüyoruz. Devletlerin, hükûmetlerin savaşta dahi olsa korumakla yükümlü oldukları haklar vardır. Sivil halkın can güvenliği başta olmak üzere, onların yaşam alanlarını,  korumak zorundadırlar. Örneğin ekolojik dengeyi bozamaz, insanların yaşam alanlarını yok edemez, ormanlarını yakamazlar.  Resmi güçler de Anayasal çizginin, evrensel insan hakları ilkelerinin dışına çıkamaz,kanunsuz emri uygulayamazlar. Terörle mücadele ediyor olmak dahi bunları yapma hakkını onlara veriyorsa eğer; orada hukuk düzeninden bahsedilemez, olay devletin işlediği insanlık suçuna dönüşür. Ve biz insan hakları savunucuları kimden gelirse gelsin her türlü terörün ve insanlık suçunun karşısındayız.

Maalesef ki Dersim’de insanların yaşam alanları zarar gördü, ormanlar yandı, ekolojik denge tahribata uğradı, ışıl ışıl parlayan ağaçlar cayır cayır yakıldı. Ve yetkililer müdahale etmek zorunda olduğu yangına hiçbir müdahalede bulunmadı. Yani Dersim’de bir insanlık suçu daha işlendi. Ne “terör ve güvenlik” gerekçesi ile yangına müdahalede bulunmamak,  nede ışıl ışıl parlayan ağaç fotoğrafları bu gerçeği değiştirmeyecek.

Vicdanın, Adaletin ve Sevginin şehri Dersim

Şehrin ortasında bir heykel. Buruşmuş, dertli yüzü ve elinde sigarası ile bir adam. Kim olduğunu soruyorum. “Bizim Dersim’in delisi SeyUşen “diyorlar. Nasıl yani diyorum.

Çocukken haylazlık yaptığımız zaman, büyüklerin mahallemizin delisi Veli’yi çağırırız diye bizi korkuttukları, Veli evimizin sokağına gelince hepimizin kaçtığı o çocukluk günlerimi anımsıyorum o an. Sonra Ferhat Tunç’un  “ ah bırabırabıra Dersim, adı divana kaldı adı SeyUşen“ türküsü aklıma düşüyor. Meğer memleketin “delisi ”için söylemiş o türküyü öyle mi?

 Bizler kendi mahallemizin delisinden sokak sokak kaçarken, Dersim halkı delisini bağrına basmış, sanatçısı ona türküler söyleyecek kadar çok sevmiş. Ve hep o alıştığımız devlet adamlarının heykellerini değil, memleketin meydanına” delisinin “ heykelini dikmiş.

Anlıyorum ki;şehirlerin de bir ruhu, bir kişiliği var. Ve Dersim, tarih buyunca gördüğü zulme, üzerindeki bütün baskılara rağmen vicdanını kaybetmemiş bir şehir. İnsana ve yaşama dokunan, “ delisine,” doğasına, kurduna, kuşuna, canlıya olan sevgisi ile umut veren, yaşadığı adaletsizlikler kadar adaleti olan bir şehir. İşte bu yüzden festivallerini yasaklıyor, ormanlarını yakıyorlar. Çünkü bu kentin vicdanını, yüreğindeki sevgiyi yok etmek istiyorlar. Bu kentin ruhunu parçalamak istiyorlar.

O güzel atlara binip giden dostlarımın Dersim aşkını şimdi daha iyi anlıyor ve” Dersim kadar güzel, festivalleri kadar şen “bir gelecek düşlüyorum.

Sema Peynirci/İnsan Hakları Savunucusu