Nedense Dersim’de orman yangınları iki ay içerisinde olur! İnsanlar da yoğun olarak tatillerini o iki ayda geçirirler Dersim’de. Bunlar yılardır rutin bir şekilde devam eder. Bir yandan ormanlar yanar, bir yandan tatilciler. Orman yangınlarının nedeni, tatilcilerin yaktıkları ateşlerden diyeceğim ama çoğu bölge yasak kapsamında ve olanaksız bir durum bu. Peki, orman yangınları neden bu adar çok ve aynı aylarda olmaktadır, sorusuyla meşgulken iki şey gelip aklıma takıldı.

Malum, ormanlar yanarken, bunlara kayıtsız kalmayan doğa aktivistleri ve çevreciler var Dersim’de. Pırıl pırı, tek dertleri doğayı ve çevreyi talandan korumak gibi bir dertleri olan bu aktivistler, yangınlardan tutun da tatilcilerin çöplerini toplamak, çevre kirliliğinin üstüne gitmek gibi faaliyetlerin dışında doğa gezileri de yaparlar. Dersim doğasının o harika taraflarını gözlemler ve paylaşırlar.

Her neyse deyip, yine orman yangınlarına döneyim ve aklıma takılan ilk şeyi aktarayım. Ne yalan söyleyeyim, bizim doğa aktivistleri ve çevre gönüllülerinin tavırlarını görünce, direk aklıma İstanbul’un tulumbacıları geldi. Han şu ‘ateşten hızlı’  olan, hani şu ‘yaman gelir, yaman gideriz’ diye bağıran tulumbacılar…

İstanbul’un yanan ahşap evlerine büyük bir ihtişamla koşup yangına müdahale eden semtin civan çocuklarıdır. Hepsi de güçlü, kuvvetli ve sportmendir. Bizim çevreciler ve doğa aktivistleri de aynen bu tulumbacılar gibiydi. Ateşten hızlı ve kararlı. Doğadaki her canlının kıymeti için koşmadılar, adeta uçarak gittiler yangınlara. Tulumbacılar her yangına yalınayak koşarlardı. Kar, kış, buz demeden. Yanan tahtlara, paslı çivilere basarak dalarlardı yangın çıkan evlere. Bizim doğacılar da öyle. Çıplak bedenleriyle adeta günümüz tulumbacılarıydılar. Tulumbacılar her yangın söndürme sonrasında şarkılar söyleyerek, koşarak dönerlerdi semtlerine. Bizim civanlar da öyleydi. Koşarak, şarkılar söyleyerek, dans ederek döndüler kentlerine. Bir kentin yok edilmeye çalışılan vicdanı oldular.

Ormanlar yanarken, Ali Şeriati’nin, Yalnızlık Sözleri kitabında yazdığı bir paragrafı düşündüm ikinci olarak. Ne derin, ne yakıcı bir anlatımdır o. İnsanın biraz kalbi ve vicdanı varsa sarsılır gerçekten.  Suyun bol olduğu bir adadan söz ediyoruz. Dersim’den. Suyu bol ama, dağlarındaki yangına Kerbela olan Dersim’den. O sulardan bir damla bile taşınmıyordu, taşınamıyordu. Şöyle der Ali Şeriati: “Yazıklar olsun sana ey zaman! Ne zalim bir zamansın! Ziyad’ın askerleri, Yezid’in ordusu Fırat’ın sularından özgürce içtiler. Domuzlar, köpekler o sudan özgürce içtiler, yüzdüler, yıkandılar, oynadılar; ama Ali’nin, Fatıma’nın, Peygamber’in evlatları, Kabe tavafını yarıda bırakarak bu kuru ve yanık çöllere geldi ve Fırat’a ulaştı. Ama… Sen ey zaman! Onlardan suyu esirgedin. Domuzların ve köpeklerin içtiği o sudan, onları mahrum ettin. Fırat’ı Ömer bin Sa’d’a verdin, Ali’nin evladını Fırat’ın kenarında susuz şehit ettin.”

Durum biraz böyle gibi. Ormanlar yanarken sularımız acılarını içine attı ve ‘sen ey zaman!’ diyerek çığlık attı. Ormanlar yanarken bir damla suyu onlardan esirgedin diye ağladılar. Kaderlerine üzüldüler, bir şey yapamadıklarına kahırlandılar.

Anlattığım bizim, bizim doğamızın, insanlarımızın hikayesidir. Sesiyle, sessizliğiyle… Kimseyi suçlamıyor ve kimseyi yargılamıyor bu yazı. Biraz vicdan diyor, biraz ses olun diyor. Siz kendi doğanıza bu kadar zalim olursanız, siz kendi doğanıza bu kadar kötü davranırsanız bir gün ondan sizi korumasını da beklemeyin.  Her kaybolan, her yiten canlıyla o coğrafyada çok şey kayboluyor. İnançlarımız, törelerimiz ve adetlerimiz yitince, eyvah dediğimiz son noktadayız. Tabuttayız artık ve kafamızı kaldırmak istediğimizde o tabuta çarpacaktır.

Doğayı korumak, çevreyi sahiplenmek sadece aktivistlerin ve çevrecilerin işi olmasa gerek. Evimizdeki yaşamı bize doğa verdi. Ondan öğrendiklerimize evimizde yaşıyoruz. O halde neden doğaya karşı bu kadar zalim ve hırçınız. Dağın başında bira şişesinin ne işi var, pet şişenin, meyve suyu kutularının… Bu nasıl bir barbarlıktır, nasıl bir kültürdür? İnançlarımızda bunun yeri var mıdır? Sorular o kadar çok ki!

İnsanlarımızın Munzur’un kaynağındaki davranışları, kap, kacaklarını deterjanla yıkayıp o suya dökmelerini kim, hangi sözcüklerle anlatabilir! O suda yaşayan canlının hakkını unutan bir kıyımdan başka neyin anlatımı olabilir bu fotoğraf. Utanç tablosu olarak yazılmalıdır hafızalara.

Bir anekdot daha aktarmak isterim. #DersimdeBirDamlaSuOl  hastagına troller de yorum yaptı. Sorun değil. İyi de oldu. Dersim, insanlarla dolup taşıyormuş, huzur kentiymiş diye yazdılar hastaga ve yazanları da huzuru bozmakla suçladılar. Klasik, benim gibi düşünmeyen herkes teröristtir mantığına sığındılar yine.  Yahu troller! Orada kimse ne hizmet eleştirdi, ne hizmet hakkında bir şey dedi. Ormanlar yanıyor, sessiz kalma bu duruma deniliyordu. Ne zamandan beri orman yangınlarına kayıtsız kalmayın söylemi huzur bozmayla eş anlamlı oldu? Anlamak olası değil. Dersim’e insan geliyorsa bu da Dersimlilerin kararlı mücadelesiyle olmuştur. Tatilini Dersim’de geçir kampanyalarıyla olmuştur. Festivallerin tarihine bir bakılırsa ne kadar insan geldiğini zaten görecekler. Ayrıca huzur kentinde festival yasaklanmaz. Beton ve demir bir kenti güzelleştirmez. Bir kentin güzelliği doğasının, inanç yerlerinin korunması ile olur. Makyaj sadece geçicidir ve silinip gider.