Yita Kırmanciya*

Kim var ki zaten? Öyleyse neden “herkes el ayak çektiğinde” diyelim ki? Kimse yok. Ben varım, yüzü pul pul adam var, yüzü yere yakın kadın var. Bir de adına “thüye” dediğimiz kuş. “Gece kuşu!” Sonrası yok. Sonrası kimsiz kimsesizlik. Bizde “Isıjiya Gırsı” derler. (Büyük Issızlık!)

En yakın ev Laçinan’ın kömü. Köm diyorum; çünkü uzaktan bakıldığında yerden seçilmiyor bile. Onun üstü de zaten “Hulku Hulku” dedikleri göçmüş, göçertilmiş köy.

Laçinan, püriten Ermeniler’in “kartal yuvası” dedikleri eski “Kakper”den! Yaman bir adamdır. Görmediği, bilmediği, çekmediği eziyet kalmamıştır bu tozlu topraklarda. Orası şimdi boştur. Hem de bomboş.

Yabanda en fazla onun hayvanı var. Güneş daha Mar Dağı’nın üstündeyken, Barasor’a, eski Eğin’e göçmemişken toplar erkenden sürüsünü ahıra kor ve istirahate çekilir. Bazen de iki bembeyaz köpeğini alır, salına salına bana gelir. Yolda onu elinde asasıyla gördüğümde aklıma hep kadim din metinlerinden ansıdığım Nasıra’lı İsa’nın sureti gelir. Biz onunla otururuz büyük cevizin altına, muhayyilemizi kışkırta körükleye üç namlı doruğun arkasındaki “memnu mıntıkalar”dan konuşuruz. “Acaba hâlâ bir bulut kaynayıp duruyor mudur oralarda?” der, uzun uzun konuşuruz.

O, sürüsünü toplayıp ağıla ya da ahıra koyduktan sonra akşam yıldızı gökte yavaş yavaş belirir. Hep aynı yerde parlar. Yeri  “Xığleru” dedikleri “Kırklar Dağı”nın üstüdür. Sonrası Ali Boğazı’dır zaten. Git git bitmez vadidir. Rivayet odur ki, kırmançlar yengiyi hep o dipsiz vadide tatmıştır. Yeter ki hasmı bir kere oraya girsin. Gerisi daha baştan bellidir. Cehennemi yenilgi göz göre göre onları bekliyordur çünkü. Dedem. “o vadiye giren kaybolur lacé mı” der dururdu bize hep. Namlı İdare Ağa o mıntıkanın adamıdır işte.

Gök, yüzüne perdeyi çekip karardıktan sonra ay yoksa Ana Fatma’nın büyümüş sureti yoksa vay haline yüzü pul pul adamın. Ağzını yırtar durur artık. Bütün narası, cümle feveranı yabandaki kurda kuşadır. Başka ne yapsın ki? Kara ormanın içinde, kapkara göğün altında “tek u teyna” iki fukara ihtiyar. Gözleri desen az görür. Kulakları desen az işitir. Takati desen nerdee? Bir tek karısında az biraz ferfecir kalmış. Onun da yüzü uzaklara bakamıyor. Hep yere yakın. Artık çalışmaktan mıdır, hastalıktan mıdır, yaşlılıktan mıdır iki büklüm olup çıkmış kadın.

Onlar ocaklarını yakıp önlerine kuruladursun… Açık havada kala kala bir tek ben kalıyorum. Eski namlı sefkanlardan kalma dedemin metruk konağının önünde Alamut Kalesi’nin yenilmiş hüzünlü fedaileri gibi dikiliyorum. Yıkıla döküle artık sadece çardağı sağlam kalmış. Senelerdir kimse beklemezken ben öyle bekleyip duruyorum.

Gece geç vakit aşağı köylerden boşluğa havlayan köpeklerin davudi seslerini duyar duymaz elime anamdan kalma nakışlı asamı alıp karanlığın yüreğine dalıyorum. Ben ki ürken, korkan, hatta korkuyu biriktiren adamım. Aldırmadan dalıyorum karanlığın yüreğine. Duduk nasıl ki bu toprağın en eski sahiplerinin sarsıcı acısını bugüne taşıdıysa ben de bizimkilerin namlı ıslığına sarılıyorum. Dilimde yakılmış ağıtların kederli havası yürüyüp gidiyorum.

Şimdi çocukluğumda rüzgâr gibi efil efil esip pürneşeyle yürüdüğüm yayla yolundayım. Bıraksalar Bılges ne ki? Ta Xozat’a, Xozat’ın uçurum kayalıklarına kadar gider gelirim. Hele gök açıksa, bizimkilerin “yukarıdakinin evi” dediği “asmen” apaçıksa ve Ana Fatma’nın ışıltısı üzerime salkım saçak ağmışsa, hatta bir de doğunun kervankıranı başımın üstünde bir yola revan olup gidiyorsa… Ah, değmeyin hal-i pür melalime. Gider gider gelirim.

O saatten sonra bir körün gözyaşıyım artık ben. Tekim ve yokum artık ben. Kör görmez kör ağlamaz demeyin. Bir insanda kaç iç gözün fokur fokur kaynayıp aktığını kim bilebilir ki? Ben annemden bilirim. Onun karanlığı Borges’in uçsuz bucaksız aydınlığına benziyordu çünkü. Duru, dupduru ve sonsuzdu. Aya, göğe ve güneşe çarpan ilk bakışını bile hatırlıyordu.

Neler anlatmıyordu ki?

“Dedenin bir kız kardeşi vardı lacé mı” diyordu. “Zeykı” derlerdi ona. “Tertele”de herkes mar gibi dağa ve ormana çekiliyorken onun inadı tuttu. ‘Ben konağımı terk etmem. Siz gidin. Kadınım ben. Bana kim ne yapabilir ki?’ Halbuki ordu karınca gibi her tarafı sarmıştı. O da duldu. Eve yeni dönmüştü. Kumandan dedemi bulamayınca köpürüyor tabii. Askere emir veriyor. Alıp götürüyorlar bunu. Bilenler anlatıyordu: “Yolda üstünden geçen geçene!” Sonra da topladıkları diğer iki yüz elli kişiyle birlikte “Deré Semku” dedikleri yerde ağaçlara bağlayıp ateşe veriyorlar bunları.

Şimdi vakit akşamdır ya, gök dağla buluşup yekvücut oldu ya, az sonra kara ormanın içinde bir kuş peydahlanacak. Daha önceleri yoktu. Son arbededen sonra türedi. Issızlık başladığında, insansızlık başladığında türedi. Nicedir hemhal olduğu bir kavmi yitirmiş gibi ağlayacak. Bir çocuk annesinin memesinden nasıl mahrum kalmışsa öyle inleyip sızlayacak. Yabanın bağrındaki son evin çatısına tüneyip gamlı gamlı ötecek. Yarı kuş yarı insanmış gibi inleyip duracak gidenlerin arkasından.

Kim bilir belki de dilsizdi önceleri. Aşinası olduğu insanları yitirdiğinde başladı dillenmeye belki de. Tıpkı “Krezus Vakası”ndaki gibi. Hatırlayanlar bilir. Krezus’un dilsiz oğlu savaşta babasını kurtarmak için birden dile gelir. Öyle ya, anama bile sormuştum. “Var mıydı daha önceleri böyle bir kuş?” “Yok evladım” deyip sızlamıştı.

Kimse yok ki. Öyleyse neden “herkes el ayak çektiğinde” diyelim ki? Sadece zaman zaman karanlıkta göğe uzanan kavakların altından omuzlarında paslı pusatlarla geçen birileri var. Hepsi o!

Geçen sene viranemin yanındaki viranede kadim çöl dilinin piri Serko vardı. Vardı ama o da “Xatır be to düna. Ma tora zaf hezkerd!” (Elveda dünya. Biz seni çok sevdik.)deyip beynini dağıttı. Dedesinin paslı pusatını ta buradan bavuluna koydu. Garbın “Yıkılası İstanbul” dedikleri o şehrine gitti. Orada çifteyi kurdu. Karşısına geçti. En iyi bildiği Farsi dille “Senin adına ey aşk” deyip, ihtimal Hemingway’vari ayak başparmağıyla tetiğe basıp bu tuhaf dünyadan göçtü.

Serko, namlı Bılges ağalarının torunuydu. Dilbilimciydi. Yitmekte olan anadilinin izini sürüyordu. İkinci kitabını “yasak diller” taşıyıcısı annesine ve diğer Anadolu ve Mezopotamya kadınlarına adamıştı. “Güneşin altında yeni bir şey yok” diye diye çekip gitti bu dibi delik dünyadan. Son isteği “beni “dört dağ”ın kalbindeki Xozat’a, Xozat’ın uçsuz bucaksız düzlüğüne gömün”dü.

Kimse yok. Bizden gayrı tek bir Allah’ın kulu yok. Ne diyordu pir-i faniler? “Her ca tıp u talo.” (Boş, her yer bomboş.)  Ben varım. Lıl Xatun var. Yüzü pul pul adam var. Bir de bize nazlı nazlı bakıp duran ve belki de esirgeyip kollayan üç namlı doruk!

Onlardan biri ezeli beri ziyaret zaten. Bizimkilerin vaktiyle “Bılges Baba” dedikleri yer orasıdır işte. Oraya çıkıldığında bu der diyarın görülmedik yeri kalmaz. Ta Kakper, Aros, Bırdo, Emırğan! Artık bak ki efkarlanasın. Ya da bak ki ömrün artsın. Her yer ayna gibi gözünün önüne serilir. Sonra Sıvıskı gelir. Ardından da gökle komşu Veroc! Namlı piltan çayırları Sıvıskı Tepesi’nin hemen altındadır işte. Bu üç doruktan “Gola Vacuğé” dedikleri düzlüğe bakıldığında vaktiyle muhteşem bir göl olduğu hemen anlaşılır. Mırza, ya da Mintzuri, ya da Munzur sıra dağlarının hemen eteğinde nazlı bir kısrak başı gibi uzar gider ova.

Eski Eğin’in yaşlı Ermenileri anlatırmış. “Xağaçur’dan gelinleri sala bindirir, ta Mercan’a kadar -bük boyu- izdivaca yollardık. Bilesiz ha!”

Öyledir işte. Vakt eriştiğinde karanlığın yüreğiyle benim yüreğim  buluşur. Bu modern ötesi çağda kimse kimseyi bir saniye bile beklemezken biz birbirimizi hasretle bekler, anne oğul gibi sarılırız. Kar mı yağmış, gökten sicim gibi yağmur mu inmiş, az sonra tufan mı kopacakmış… Umrumuzda olmaz. El ele verip bu uzak gökler altındaki sıradağlar ülkesinde upuzun bir yolculuğa çıkarız. Büyük kızılbaş vahasını bir baştan bir başa dolaşırız. Yol ikimiz için de anlamdır nasılsa. Bizi nereye götürürse artık.

Bilenler bilir. Conrad’ın (Joseph ) “Karanlığın Yüreği” bizim aksi istikametimizdedir. Hazret orada insanın şirdenini bağırsağını deşer. Althusser’in deyişiyle; “asla tarif edilemez olan”ın yani! İnsan denen yaratığın en ücra en karanlık yerine dokunur. Oysa biz, el ele verip eski güzel günlere gideriz.

Kurarız uzun harmanda büyük kırmanç sofrasını, yerin ve göğün cümle ihtişamına ziyafet çekeriz. Kızlar, kızılbaşlar, kırmançlar, duyan duymayan kim varsa bilcümle namlı sefkan, kır atlarına, kızıl suratlı kısraklarına, küheylanlarına binip mihmanımız olur. Her birine bir koç keseriz. Rayber’e, pire, mürşide oğlak keseriz. Bize bir harf öğretenin eline ayağına turab oluruz. Sonra sabahyıldızı “Gedige Kamaxi” dedikleri yerde söndüğünde birbirimizin sağ ve sol omuzlarından öpe öpe ayrılırız.

Varsın kimse olmasın. Yer ve gök sağ olsun. “Herd u asmen” sağ olsun. Bu Nevbahar vakti, Bılges’ın ıslak piltan çayırlarında çimenler yeşerdikçe, elbet her kadim yaylanın sırlı bir bekleyeni olur.

Hadi diyelim olmadı. Yabanın içindeki son evin son bacasında öten yalanuz kuş sağ olsun. Attar’ın “’teyr” dediği o kuş ki, zifiri karanlıkta ötmeye başladığında insanın içinde neler olmaz ki? Onun pür efkâr, yürek söken o gamlı sadası sağ olsun!